20 Kasım 2015 Cuma

Baklava Şehri Gaziantep

Çok severim Gaziantep'i. Kim sevmez ki? Şehirlerin en fıstığı! Başlığı baklava koymamın nedeni ise, buradaki yabancı arkadaşlarıma Gaziantep'i "Baklava City" olarak anlatmam, daha baklavanın ne olduğunu bilmeyeni görmedim :) 

Nasıl gidilir?
Ulaşım gayet kolay. Uçaklar gayet sık, fiyatlar da biraz önceden planlarsanız gayet uygun. Araba parketmek merkezde biraz sorun olabiliyor. Havaalanından Havaş var, şehir içinde de biraz yürüyün, o kadar götürceksin baklavaları lahmacunları, az da erit. 

Nerede kalınır?
Ben her gittiğimde konaklarda kalmaya çalışıyorum ve fiyatları da yüksek değil. İmam Çağdaş en merkezi yerlerden. Eğer burayı referans alıp otelinizi buraya yürüme mesafesinde ayarlarsanız çok rahat edersiniz. Programınızın yoğunluğuna göre değişse de Gaziantep'i gezmek için 2 gün yeterli olacaktır.

Nereleri görmeli?
  • Zeugma Mozaik Müzesi: Memleketimin gururu sayılabilecek modernlikte ferahlıkta bir müze. Kesin gidin, çok çok güzel. Çingene Kızı'nı görün. Merkezden minibüse atlayın önünde ineceksiniz. Aç karnına gidin. Nedenini "Ne yenir içilir" kısmında anlatacağım.
  • Gaziantep Kalesi: Manzarası güzel, içi gezilebiliyor ve Kurtuluş Savaşı'nın canlandırması bulunuyor.
  • Gaziantep Hayvanat Bahçesi: Özellikle çocuklu aileler burada güzel zaman geçirebilir. Çok başarılıdır.
  • Zincirli Bedesten: Antep'in en sevdiğim yeri. Ufak bir Kapalı Çarşı.
  • Bakırcılar Çarşısı: Hiç bir şey almasanız bile içinden geçin, bakır ustalarını izleyin.
  • Elmacı Pazarı: Tabiki de Gaziantepliler Almacı diyor, nar ekşisine nar eşkisi diyorlar. Burası da Mısır Çarşısı'nın ufağı gibi.
  • Bayazhan Kent Müzesi: Zeugma'yı gördükten sonra çok da ziyaret edilmesi şart olmayan bir müze bence. Ama Bayazhan'a gidin. Avlusundaki restoranda akşam yemeğinizi yiyin.
  • Emine Göğüş Mutfak Müzesi: Bir 15 dakikanız varsa uğrayın. Giriş ücreti de 3 TL'ydi ben gittiğimde. Hem eski bir Antep evini görme şansını yakalarsınız, hem de aileler nasıl yaşıyormuş biraz fikir sahibi olabilirsiniz. İsminde mutfak geçmesine aldırmayın.
  • Medusa Cam Eserler Müzesi: Burası da hızlı gezilebilecek ve yine giriş ücreti ben ordayken 3 TL olan bir müze. Varsa bir yarım saatiniz uğrayın bence.
Ne yenir içilir?
Bu bir gurme turudur, Antep'ten dönerken pantolonunuzun üst düğmesini açmak serbesttir. Ne nerede yenir, aşağıda yazdim. Not alabilirsiniz.
  • Baklava: Baklava için en bilinen iki adres Koçak ve İmam Çağdaş. Ben Koçak'ın ortamını ve çalışanlarının tavrını sevmediğimden İmam Çağdaş'ı tek geçerim. Bir de Zeki İnal var ki şöbiyeti dillere destan. Fıstıklı kurabiyeleri hepsinin çok güzel. Yanınızda götürmelik mutlaka kuru baklava alın, diğerleri bir kaç güne şekerleniyor.
  • Katmer: Bak çok canım çekti şimdi bunu yazarken. Baklavayı pek sevmem ama katmere ölür biterim. Zekeriya Usta en bilinen katmerci, bu işin ustası. Sabah erken gidin, 13.00'da kapatıyor amcam dükkanı. Bir de Gaziantep'in Orkide Pastanesi var ki her şeyi mi güzel olur adamların. Kahvaltısı zaten ünlüdür, katmeri taş fırında yapmıyor diye biliyorum ama yine de benim çok hoşuma gidiyor. Tabi zevk meselesi... Fiyatları normalin üstünde gelebilir ancak porsiyonları gayet büyük, bir katmeri iki hatta üç kişi yiyebilirsiniz.
  • Ciğer: Ali Haydar amcanın özenle hazırladığı ciğerleri çok meşhur. İlk Antep ziyaretimizde kaldığımız konağın sahibi anlattı. Bu adam sabahın 5'i gibi açarmış dükkanı, 7 gibi de bitermiş o ciğerler kaparmış dükkanı. Gidermiş et ve balık pazarına yeni taze ciğerlerden alırmış. Bunların her birini aynı boyda olacak şekilde küp küp kesermiş ve şişe koyarmış. Ciğerin kenarları daha ince diye onlar kalite kontrolden geçemeyip kavurma tavasında yerini alıyormuş. Pazartesi kapalıymış çünkü pazar günü et ve balık pazarı kapalı oluyormuş. Yeri Gaziantep Kalesi'nin alt tarafında, biraz garip bir yeri var. Bir de bu amcam kafasına esiyormuş bazen dükkanı günlerce açmıyormuş. Üzülmeyin Ciğerci Mustafa Kemal de şehrin olmazsa olmaz mekanlarından.
  • Küşleme: Küşleme yazdığıma bakmayın şimdi size bir adres vericem, adamın salatası bile efsane. Kebapçı Halil Usta! Burası Zeugma Müzesi'nin bir kaç sokak arkasında. Giderken mahalle garip gelebilir ama korkmayın gidin. Zeugma'ya aç gidin ve mutlaka Halil Usta'ya da uğrayın. Küşlemesi menüdeki en bomba şey. 
  • Kebap: Kebapçı Halil Usta'dan başka, İmam Çağdaş'ın da kebapları çok meşhurdur. Bu İmam Çağdaş şehrin simgesi gibi bir şey olmuş ve bence ününün hakkını veriyor. Lahmacunları da, Ali Nazik'i de çok meşhur.
  • Beyran: İçmedim, kokusundan bile rahatsız oldum ama Oki sevdiği için buraya yazmayı bir borç bildim. Sabah kahvaltı niyetine içilen bu çorba için Metanet Lokantasına marş marş...
  • Ev Yemekleri: İçli köfteler, çorbalar, dolmalar... En bilinen adres Aşina ama hiç tavsiye etmiyorum. Bir de Bayazhan var. Burası hem kebap, hem Antep ev yemekleri servis eden alköllü hoş bir mekan. Meyhane ve restoran olarak hanın avlusunda hizmet veriyorlar. Fasılı mı dersiniz, rakısı mı derseniz hepsi Bayazhan'da!
  • Kahve: Antep'e gidip de Tahmis Kahvesi'nde menengiç kahvesi eşliğinde okeye dönmeden, mars etmeden dönmek olmaz. Benim Antep'te akşamlarımı geçirmek için en sevdiğim mekan. Yazın terasında, kışınsa içeri de sobanın yanında... Ohhh mis...
  • Kahke: Bir çeşit kurabiye. Ben pek sevmesem de meşhur. Bir blogger olarak buraya not düşmeyi bir borç bildim.

Ne alınır?
  • Salça: İlk Antep ziyaretimde yine kaldığımız konağın sahibinin tavsiyesi ile Saçıbeyaz'ın salçaları ile tanıştım. Ev yapımı domates salçasını, otur kaşık kaşık ye. Biber salçası da domatesin hiç gerisinde kalmıyor. Ben bu salçaları Amsterdam'a taşıdım hey hey hey. Bu sene eylül başında aradım adamları dediler ki "Abla yeni salçalar kuruyor, yollayamam" yani öyle de dürüstler. Almacı (yada Elmacı) Pazarı'nda dükkanlarını görebilirsiniz.
  • Baharat: İpek pul biber, isot yine hep Saçıbeyaz'dan. Onları da taşıdım valla taaa buralara...
  • Bakır ürünler: Menemenlik bir bakır tas mı alırsınız yoksa Tahmis Kahvesi'nden aldığınız menengiç kahvesini pişirmek için çezve mi alırsınız bilmem ama Bakırcılar Çarşısı'ndan hepsini bulabilirsiniz. Gerçek bakır olduğundan emin olun.
  • Antepfıstığı: Saydığım baklavacılardan da alabilirsiniz, Almacı Pazarı'ndan da.
  • Yarı Değerli Taşlar: Her gittiğimde kendimi kaptırıp aldığım taştan rengarenk hatta ton ton kolyelerimi Zincirli Bedesten'den aldım. Bunları tesbih olarak da çokça satıyorlar.
  • Sedefli Ürünler: Biraz cep yaktıklarından, biraz da sevmediğimden olsa gerek ben almadım. Ancak sedef ile süslenmiş bir çok ürünü Bakırcılar Çarşısı'nda bulabilirsiniz.
  • Kumaş: İpek Yolu geçer de ipek kumaş satılmaz mı? Yemeni ve kutnular çeşit çeşit.
  • Deri Ürünler: Rengarenk çarıklar benim favorim. Daha modern ürünler de dükkanlarda sizi bekliyor.
  • Kurutulmuş Sebzeler: Kuru patlıcanı, biberi, bamyası, kabağı... Artık aklına ne gelirse Almacı Pazarı'ndan bavula doldur.
  • Çingene Kız Magneti: Zeugma müzesinin en meşhur eserinin magnetini almadan dönmeyin. Fotoğrafının çekilmesi yasak bari magneti olsun.
Son Notlar:
  • Konaklar akşamları biraz serin olabiliyor, kalın pijama götürmek de fayda var.
  • Her mevsim gidilip, alışveriş yapılıp, yenip içilip dönülebilir. Haftasonunu geçirmek için Türkiye'nin en iyi adreslerinden biri.
  • Bazı mekanların isimleri başka renk ya, işte siz hemencecik tıklayabilin diye ben onlara link koydum. Korkmadan tıklayabilirsiniz.
  • Valla ben Antep'i gezmeye doyamam. Salçalarına, baharatlarına, kahve ve yemeklerine ise hiç doyamam. Almışım zaten kilocukları, yarın spor salonuna başlıyorum. Yine de beni ziyarete gelirken fıstıklı kurabiye olsun, salça olsun getirirseniz hayır demem :)
Devamını oku »

18 Kasım 2015 Çarşamba

Biraz da Klasik Müzik...

Haftanın ev sevdiğim zamanı geldi... Her çarşamba öğlen 12.30'da Museumplein'deki konser binasında (Het Concertgebouw) ücretsiz klasik müzik konserleri oluyor ve ben bu öğlenleri iple çekiyorum.

Bugün de bisikletime atladım, geldim. Biletleri dağıtmaya 11.30'da başlıyorlar ve turistlerin yoğun ilgisi nedeniyle öncesinde sıra oluyor. Ben 11.40 gibi geliyorum ve sıra bitmiş oluyor, daha geç de gelinebilir ancak bilet kalmama riski var, çünkü salonun kapasitesi 450 kişi. Neyse, bugün de aldım biletimi oturdum kenara, salona almalarını beklerken bu postu yazıyorum :)

Konser binasının iki salonu var ve bu konserler küçükte oluyor, ayda bir kez de büyük salonda orkestranın provasını izleyebiliyorsunuz. Bu arada konserleri bazen cuma öğlene de alabiliyorlar, gitmek isterseniz mutlaka Concertgebouw'un sitesinden programına göz atın. Konserler yarım saat sürüyor. 

Konser çıkışları ise mutlaka konser binasının ışıl ışıl kafesinde bir kahve içiyorum. Kahveleri de kafenin kendisi kadar güzel. Bazen bilgisayarım oluyor yanımda photoshop yapıyorum veya bloguma post yazıyorum, bazen bugünkü gibi kitabımla geliyorum, bazen de yanımda bir arkadaşım oluyor ve muhabbet tatlı gelip saatin nasıl geçtiğini farketmiyorum.

Bu arada balkondaki yerimi aldım. Salon 450 kişinin uğultusuyla çalkalanıyor. Birazdan ışıklar azalacak ve bu kadar insan büyük bir saygıyla çıt bile çıkarmayacak. Bekliyorum, bekliyooorummmm veeeee TIP! 



Devamını oku »

12 Kasım 2015 Perşembe

Bir Sütyen Hikayesi

Bir gün bir Türk, bir Alman, bir Fransız kadın yine Hollandaca kursundaymış. Kıyafetlerin Hollandaca'larını öğreniyorlarmış. "Beha"nın sütyen demek olduğunu söylemiş öğretmenleri. Alman olan Almanca'da da "BH" oldugunu soylemis. Zaten çoğu kelimenin Almanca ve Hollandaca'da benzer olduğunu bilen Türk bu duruma pek şaşırmamış, sadece BH'nin neyin kısaltması olduğunu merak edip arkadaşına sormuş. Alman demiş "Büstenhalter", Türkçe'de "Büst Taşıyıcı" gibi bir anlamı oluyormuş. Bu konuşmaya kulak misafiri olan Fransız, kendilerinin de aynı mantıktan yola çıkarak sütyene "Soutien gorge" dediklerini söylemiş. Türk bunu doyunca şok olmuş çünkü Fransız arkadaşı biraz önce yukarıdaki kelimeyi "Sütyen Gorj" şeklinde telaffuz etmiş. Bizim zavallı Türk ömrü boyunca sütyenin süt kelimesinden türediğini düşünürken, görmüş ki bu kelime de Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş. 

Dil kursu bitmiş, Türk evine gelmiş. Bir yandan akşamki bir Yunan, bir Fransız, bir Alman, bir İtalyan, bir Amerikalı, bir Kanadalı ve bir Türk'ten oluşan grup yemeğine kuru patlıcan dolmalarını yetiştirmeye çalışırken demiş ki dolmaları yakma pahasına da olsa bu bilgiyi insanoğlu ile paylaşmalıyım. 

Bu yazı yazılırken 24 adet kuru patlıcan dolması yanmıştır...
Devamını oku »

9 Kasım 2015 Pazartesi

Sonbahar'ın En Güzel Hali: Yedigöller

Aslında bu yazım da Gay Pride yazım gibim fotoğraflarla dolu olsun isterdim ancak ülke değiştirme sırasında bir tane harddiskimiz kaybolmuştu ve ben de düzenli olsun mantığı ile her Yedigöller'e gittiğimde çektiğim fotoğraflarını tek dosyada oraya koymuşum. Belki çıkar bir yerlerden, umudumu kaybetmek istemiyorum ama şimdilik Facebook'taki bir kaç fotoğrafla idare edeceğim. İlk olarak da Oki'nin çektiği "Beliz ve Sonbahar" isimli fotoğrafı koyayım :) 

Gelelim Yedigöller gezi rehberimize...
Yedigöller Milli Parkı sonbaharda sarı ve kırmızının her tonunu görebileceğiniz, fotoğrafçıların gözbebeği bir cennet. Adından da anlaşılacağı gibi parkta yedi tane göl vardır. İsimleri sırasıyla; Seringöl, Büyükgöl, Deringöl, Kurugöl, Nazlıgöl, İncegöl, Sazlıgöl'dür.

Nasıl Gidilir?
Yedigöller Milli Parkına ulaşmak çok da kolay değildi ve ben olmamasını yeğlerdim ki o cennetimizi de günübirlik piknikçiler ile kaybetmeyelim. Ancak gel gör ki tam Yedigöller'in en çok ziyaret edildiği mevsim olan sonbahardan önce Bolu merkezden gidilen yolu mis gibi asfaltlamışlar. Bu yolu Ankara'dan da İstanbul'dan da gelenler kullanabilir. İstanbul'dan gelenler ayrıca Yığılca yolunu da kullanabilirler, bu yol hala çetrefilli. Bir de iki yol için de arabayı kullanan kişinin acemi olmamasını tavsiye ederim çünkü yollar hala çok virajlı ve tek şerit. Eğer gece kalmayacaksanız da hava kararmadan dönüş yoluna koyulun. Kendi arabasıyla gelmek istemeyenler ise sonbaharda tur şirketlerince sürekli düzenlenen kamplı veya günübirlik Yedigöller turlarına katılabilirler. Benim Karadeniz için vazgeçilmezim Bukla Tur.  Deep Nature'ın da iyi olduğunu biliyorum.



Ne Zaman Gidilir?
Tabiki de sonbaharda! Özellikle Ekim diye düşünüyorum. Eylülde yapraklar sararsa da Ekim, Kasım gibi göller ve yerler dökülen yapraklarla kaplanıyor ve toprak nerde bitiyor göl nerde başlıyor belli olmuyor. Aşağıdaki fotoğraf mesela gölün üstü. Süper ötesi! 




Nerede Kalınır?
Yedigöller Milli Parkı'nda çadır kampı dışında konaklanılabilecek bungalovlar da mevcut ancak hiç müsait olmazlar. Yani konaklayacaksanız çadırı tek seçenek olarak düşünebilirsiniz. Tuvaletler son gittiğimde düzeltilmişti ve gayet temizdi. Yine de ben olsam çantama sabunumu, tuvalet kağıdımı koyarım; ne olur ne olmaz...




Ne yapılır?
Fotoğraf makinesi elde trekking'e başlanır, gölleri şelaleyi göreyim derken saatler geçer. Sonra mangal alanına dönülür, mangal yakılır. Sucuk ekmekler afiyetle yenir, üstüne termostaki sıcacık çaydan da içilir. Offf daha ne olsun? 
Yanınızda su, yiyecek, mangal kömürü (mangal orda var, taşımanıza gerek yok), fotoğraftaki gibi mangal teli ve tabi ki tripodunuzu, fotoğraf makinenizi ve geniş açılı lensinizi unutmayın. 
Gece kalacaklar gece yıldızları yada sabah gün doğumunu fotoğraflayabilirler.

Son olarak akşamları serin olduğunu ve benim gittiğim zaman 3G'nin de (artık Türkiye kaç G'de ben anlayamıyorum, ondan ülkeden ayrıldığımda kaçsa onu söylüyorum) hatta telefonun da çok çekmediğini belirtiyim. Huzur dolmanız dileğiyle...
Devamını oku »

26 Ekim 2015 Pazartesi

Hollanda Peynirleri için Sözlük

Dün markette şunu farkettim; burada yaşayan ve biraz Hollandaca bilen biri olarak bile hala peynir alırken yeni bir şey görüp "Bu da ne, ne farkı var diğerinden" diyorsam, peynir almak isteyen her arkadaşımın "Hangisini alacağız" diye kafalarının karışıp bana sormaları çok normal. Ben de en azından en çok görebileceğiniz kelimeleri içeren bir Hollanda peynirleri rehberi hazırlamaya çalıştım. 

Hollanda'da peynirlerin isimlerini üretildikleri şehirden (artık siz şehir mi dersiniz, kasaba mı, köy mü bilmem ama bence köy) alıyor. Gouda, Edam, Maasdam, Delft ve Leidse bunların en bilinenleri. Gouda açık ara farkla en bilinen ve sevilen. Edam'ı sevmemekle birlikte, Maasdam'ı da şahsen pek bi severim, böyle delikli delikli İsviçre peynirine benzer. Leidse içine kimyon koydukları ve Delft ise içinde mavi küfler olan peynirler. 

Şehirleri bitirdiğimize göre gelelim etiketin üstünde göreceğiniz kelimelere... İlk bilmeniz gereken kelime "Kaas: Peynir". Bundan başka "Geiten: Keçi" kelimesini görebilirsiniz. Zaten keçi peynirleri beyaz renkleri ile kendilerini rafta belli ediyorlar. Genelde "48+" olarak göreceğiniz rakam ise peynirin yağ oranı, 48+ ise %25 yağa denk geliyor. 

Sıra geldi aklı en çok karıştıran peynirin yaşını anlatan kelimelere. Ben gencinden yaşlısına sıralıyorum.
  • Gras: Aslında çim demek. Hiç yaşlandırılmamış peynir.
  • Jonge: Genç demek. 4 haftalık
  • Jong Belegen: 8-10 haftalık
  • Belegen: Olgun demek. 4-5 aylık
  • Extra Belegen: 7-8 aylık
  • Oude: Eski demek. 10-12 aylık
  • Overjarig: 18 aydan eski peynirlere verilen ad. 
Son olarak bir kaç tane peynir alabileceğiniz yer söyliyim. Henri Willig, Kaaskamer, Old Amsterdam, Albert Cuypmarkt (Amsterdam'daki pazar yeri) ve Albert Heijn (bizim Migros gibi bir market). Albert Heijn'da yada bu tarz marketlerde mesela Old Amsterdam marka peynir kendi dükkanından daha ucuz olabiliyor, çünkü peynir dükkanları genelde turistlere yönelik oluyor. Ancak bu dükkanlara gidip peynirleri tadabilirsiniz, almak zorunda değilsiniz :) Ayrıca daha havalı bir peynir tadımı isterseniz Reypenaer en meşhuru. 

Hediyelik olarak ise taşıması da kolay olduğundan yine Albert Heijn'dan Polderkaas'ın küçük toplarından alıyorum, bunlar 380 gr oluyor. Bunların fesleğenlisi, otlusu, biberlisi, sarımsaklısı... aklınıza ne gelirse var. Eğer "Sen evine ne alıyorsun?" diyenleriniz varsa markette indirimde olan dilimlenmiş peynirlerden alıp sabah tostumun içine koyup yiyorum. Ancak şarap yanına yada haftasonları için benim favorim Old Amsterdam'ın Oude Kaas'ı. Bu yazının üstüne akşama şarap peynir yapmak şart oldu, buyrun beklerim...


Devamını oku »

13 Ekim 2015 Salı

Hoera 30!

Mutlu mutlu oturdum bilgisayarın başına, Disneyland'ta geçirdiğim süper 30'uncu doğumgünümü yazacaktım ki depresif bir havaya girdim ve hiç Disneyland rehberi yazmak istemediğimi farkettim. Birden aklıma "Big Three O" denilen olayın, aslında artık genç olmadığımın farkına varmam için gelişen olaylar zincirinden oluştuğunu farkettim. 

8 Ağustos gibi simetrik bir gün benim doğumgünüm ve çok ama çok severim doğduğum tarihi. Neyse şu olaylar zincirini anlatmaya başlıyım. 

Ben kısa saç insanıyımdır, uzun saçın bakması zor gelir ve o nedenle hep at kuyruğu yapar çıkarım. Geçen seneden beri saçım uzamaya başlayıp at kuyruğu yaptığımda gözüme beyazlarım batmaya başlamıştı. Ama saçımı hemencecik kestirip bu dertten kurtuluyordum. Bu sene Hollanda'ya taşınınca ve kuaförlere hem güvenememekten hem de pahalı olmasından kaynaklı, at kuyruğu modeliyle fazlaca takıldım ve bu da beyazlarımın gözümü çıkarmasına yetti. İnsanların "Senin saçın sarı, belli olmuyor." demeleri moral falan da vermiyor, çünkü belli olmaması demek olmadığı anlamına gelmiyor. Hep 22 Ağustos'ta Türkiye'ye gidince kestiririm diyip sabrettim. O tarihe kadar da boyatmayı kafama koymuştum ki saç kesilip, at kuyruğu gidip, beyazlar görünmeyince bu kararı yeniden gözden geçirmek üzere 8 Ağustos 2016 tarihine ben, aynam ve saçımın katılacağı bir toplantı düzenledim.

Sonra göz kremim bitti ve o markaya Hollanda'da denk gelemeyince ne alsam diye biraz araştırmaya başladım ki zaten 30+ kremler varmış, artık onlardan almak gerekiyormuş, içinde retinol mu ne varmış, o lazımmış artık cilde çünkü yaşlanıyormuş. Bilmeyenleriniz varsa bu şekilde öğrenmiş olsunlar onlar da.

Valla Osmanlı tokatı falan yalan, Hollanda sağlık sisteminin bana attığı o iki güzel tokatı unutmam mümkün değil. Biz buraya taşındığımızda Oki'nin çalıştığı şirket bizim sağlık sigortalarımızı yaptı ve bize sigorta kartlarımızı yolladı. Bana Temmuz ayında gibi yeni bir kart geldi ve Hollandacası bu kartla gelen kağıtların ne olduğunu anlayamayan Beliz, okumaya çalışmaktan sıkılıp eski kartı atıp yenisini cüzdanına yerleştirdi. Oki'ye akşam yeni kart geldi ama nedenini anlamadım dediğimde cevabı şu şekildeydi; "Bana email geldi bir kaç gün önce ama sen üzülme diye söylemedim, 30 oldun diye sigorta primin artmış ve o nedenle yeni kart yollamışlar." dedi. 

İkinci tokat ise bir gün eve gelen kadın dergisi olduğunu sandım şey ile başladı. Kahvemi aldım, Hollandaca seviyesi belli ama kadın dergisi işte fotoğraflara bakarım ümidiyle açtım derginin kapağını. Doktorlarla ve kadınlarla ilgili bir sürü röportajlar ve kadın hastalıkları ile ilgili bilgilendirmeler. Derginin sonunda da daha fazla bilgi için ziyaret edilebilecek bir internet sitesi yazıyor. Merak ettim, Google Chrome'dan açtım siteyi, sağ klik ile İngilizce de yaptım, ohhh herşeyi okuyorum, benden mutlusu yok derken ŞAAKKK ikinci tokat. Dergiyi 30 yaşıma geldiğim ve ücretsiz yaptırabileceğim sağlık kontrollerine teşvik etmek ve bilgilendirmek için yolladıklarını okudum. Bu dergiden 2 hafta sonra da yaptıracağım testlerin formları geldi. 

Doğumgünümü Disneyland'ta çocuklar gibi kutlarsam bu 30 yaş krizini daha kolay atlatırım sanmıştım ama olmadı... O zaman kabullenmeye çalışmaktan başka çare yok. "Gefeliciteerd met mijn 30e verjaardag!"
Devamını oku »

21 Eylül 2015 Pazartesi

En Yakın Komşu: Meis Adası

Bir buçuk ay sonra sonunda blogumun başına oturdum ve farkettim ki çok özlemişim. Bu süre zarfında üç haftalık Türkiye ziyaretimiz ve sonrasında tekrar buralara adapte ol, elindeki fotoğraf çekimlerini söz verdiğin tarihe yetiştirmeye çalış derken ancak yazabiliyorum. Heee bir de tam tamına 30 yaşında bir çıtır oldum, "Gelukkige Verjaardag voor Beliz!" Tabi ki de koskoca 30 yaş kutlamamı şurada yazdığım bir cümle ile geçiştirmeyeceğim. Doğumgünü yazım, coming soon...

Buralarda kaloriferler cayır cayır yanarken, yazın girdiğim en güzel denizin fotoğraflarına bakarak içimden bugün Meis Adası rehberi yazmak geldi. O zaman başlayalım bakalım.

Meis, Yunanistan'a en uzak, Türkiye'ye en yakın minik mi minik, güzel mi güzel bir Yunan Adası. Bu küçücük ada da bile bütün binaların birbiri ile uyumlu olmasını takdir ettim ki ara sokaklara girdiğimizde yeni yapılan bir kaç bina gördük ve bunlar da aynı mimari ile inşa ediliyordu. Kaş'a gitmişken ve eğer Schengen'iniz yada havalı renklerde pasaportunuz varsa bence kesinlikle görülmesi gereken bir yer.

Nasıl Gidilir?
Kaş'tan her gün Meis'e sabah 10'da gidip, akşamüstü 4'te dönen vapur seferleri var. 20-30 dakikada Meis'e varıyorsunuz. Bu seferler Meis Express ve Meis Ferry Lines tarafından gerçekleştiriliyor ve ücreti ben bu yazıyı yazdığım sene 25eur/75tl idi. Tabi ki de TL ödedik çünkü kur 3,30 civarında seyrederken böylesi daha karlı oldu. Bir de bu ücrete eğer yabancı pasaportunuz veya oturum kartınız yoksa, bana bu zamana kadar evlat acısı gibi koyan, yurtdışı çıkış harcını da eklemeniz gerekecek. Çok şükür biz bu ücreti artık ödemediğimizden 30tl cebimize kaldı. Kaş'ta herhangi bir tur acentasına gidip Meis turu alabilirsiniz. Ayrıca haftasonları akşam turları da oluyor ama ben denize girmek istediğim için çok ilgimi çekmedi.

Ne Yapılır?
Öncelikle adada TL geçiyor ve kuru biz gittiğimizde 3'ten hesapladıkları için EUR harcamaktan daha karlıya gelmişti. Bir de ben Turkcell hattımı sıkıntısız kullandım, diğerlerini deneyimleyeniz varsa yorum yazarsa sevinirim. 
Adada bir deniz taksiler var ve sizi Mavi Mağara ve Saint George Beach'e götürüyor. Kişi başı 10 eur ücretleri var. Ancak vapurdan indiğinizde ilk karşınıza çıkan deniz taksici, çoğu blogta yazan ve benim de arkadaşlarımın bana söylediği Kostas 15 eur alıyor. Ne farkı mı var? Adam uyanık geçiniyor, farkı bu. Bir de kuru da yüksek hesaplayıp, başka deniz taksiciler ile gidenlerin 30 tl ödediği turdan, bizden kişi başı 50 tl aldı. O nedenle sahilde yürümeye devam edin ve ilerdeki bir tanesine binin.
  • Mavi Mağara: Adaya ilk indiğinizde "Ben şöyle bir adayı geziyim önce" demiyorsunuz ve ilk olarak bir deniz taksiye atlayıp Mavi Mağara'ya gidiyorsunuz. Buraya öğlen 12-13'ten sonra girmek su seviyesi yükseldiği için tehlikeli. Bize yine Kostas burada bir kazık attı ve bizi ilk Saint George Beach'e götürdü ki o arada başka müşteri de alabilsin. O nedenle biz öğlen gittik Mavi Mağara'ya ve su yükseldiğinden baya maceralı bir şekilde mağaraya girdik. Kostas sırtını kafasını mağara girişine çarptı. Biz teknede 6 kişiydik ve çok korktuk çünkü Kostas yaşlıydı ve fenalaştı. Allah'tan 5-10 dakika içinde başka tekneler de geldi (ki onlar gayet profesyonelce hiç bir yere çarpmadan girdiler mağaraya) ve Kostas'a yardım ettiler, biz de böylece mağaranın içinde denize girebildik ancak çok çok kısa bir süre. Yani ne kadar söylesem az Kostas'tan uzak durun. Neyse bu kötü anıları bir kenara koyarsak, mağara mükemmel. Mağaraya ışık yansıyarak girdiği için denizi florasan mavi gibi, gerçekten doğanın mükemmelliğine hayran kalmamak elde değil. Ayrıca biz denk gelmedik ama mağarada çok insan gelmediği zaman fok balıkları da oluyormuş. 
  • Saint George Plajı: Mavi Mağara'nın ardından deniz taksi sizi bu plaja getirecek. Burası Yabancı Damat modelinde evlilikleri olan genç bir çift tarafından işletiliyor. Deniz harika. Bence Kaş'tan da, Meis'in merkezindeki denizden de çok daha güzel. Meis'in merkezinde de denize giriliyor ancak burayı görünce o denizi beğenmeme ihtimaliniz yüksek.
  • Adanın Merkezi: Saat en geç 2 gibi adanın merkezine dönmenizi tavsiye ederim. Ara sokakları gezin, yemek yiyin, kahve için, isterseniz kale ve kiliseyi görün. Eğer içki de alacaksanız adadaki free shop, Hollanda'dan falan da baya ucuzdu. 
Ne Yenir İçilir?
Adada deniz ürünleri on numara. Merkezde sıra sıra balık restoranları göreceksiniz, aman ilkine gitmeyin, Kostas'ın oğlunun. Biz Alexandra's'ta yedik (sarı şemsiyeli). Size cacığını mı, kalamarını mı, nohut köftesini mi anlatsam? Yanına da rakıdan daha çok sevdiğim ufak bir uzo açtık, caretta carettalar da bize denizin içinden kafalarını uzattılar ve Oki'mle öyle mükemmel bir yemek yedik işte. Yazıya yemeklerin, restoranın fotoğrafını koymak isterdim ama görünen o ki yemekleri silip süpürürken, fotoğraf çekmeyi unutmuşum.
Ardından komşuya gidip de kahve içmemek olmaz dedik ve yemeğin üstüne bir de Yunanistan'ın meşhur frappelerinden de içtik. Biz Meltemi cafeye gittik kahve için ve çok sevdik. Radio Cafe'nin de güzel olduğunu duydum. 

Saatlerimiz 15.30'u gösterince vapurumuza doğru yöneldik ve yine bir Yunan Adası ziyaretimden yüzümde gülücüklerle ayrıldım.


Devamını oku »