11 Mayıs 2016 Çarşamba

Amsterdam'ın Yazlık Mekanları

Amsterdam'da havaların 25-30 derece arası seyrettiği bu günlerde, nadir bulunan bu havanın tadını çıkarmak isteyenler sokaklara akmış durumda. Güneş pırıl pırılsa, hava  da akşam 10'da kararmaya başlamışsa, o zaman Amsterdam'ın en hippi, plaj konseptli açık hava mekanlarının zamanı gelmiş demektir. O zaman bikinileri giyin ve yazın tadını çıkarın.

İsimlerine tıklayarak mekanların websitelerine ulaşabilirsiniz. 
  • Hannekes Boom: Amsterdam Centraal Station'a yakınlığı nedeniyle midir bilmem ama kalabalıklığı ile listemin birinci sırasına oturan mekan. Ortam harika, bira soğuk, hava sıcak. O zaman hayat güzel!
  • Pllek: Geniş koltukları ile iç mekanı da gayet ferah ve güzel olan, hava ısınınca ise dışarısının da harika olduğu Amsterdam Noord'ta bulunan mekan. Gitmeyi planladığınız haftasonu eğer IJ Hallen pazarının kurulduğu haftasonu ise yer bulmanız biraz zor olabilir. Yemeklerinin de içeceklerinin de tadı harika olan mekan.
  • Roest: Pllek'te olduğu gibi iç mekanının da dış mekanının olduğu kadar güzel olduğu hippi mekan. Neredeyse haftanın her günü bir konser veya partinin düzenlendiği mekanın programına websitesinden ulaşabilirsiniz.
  • De Ceuvel: Çevreye duyarlılığı, organik yemekleri ile listemdeki en hippi mekan burası. Hamaklarında yatıp, organik yemekleri ile stresten uzak bir gün için bire bir. 
  • Strandzuid: Yazın en sık gittiğim mekan olabilir. Beatrix Park ile göl manzarasını bir arada sunduğundan benim yaz ayları için favori mekanım. Yemekleri ve onlarca çeşit birası ile menüsü ile de kalbimi kazanmıştır.


Devamını oku »

Amsterdam Yeme İçme Rehberi Vol.2

Uzun zaman süren sessizliğimi bugün girdiğim Hollandaca konuşma sınavımla bozmuşken, sınavdan geçmenin verdiği gurur ile bir yazı patlatayım dedim. Hazır yaz da gelirken yine Amsterdam'ın kafe ve restoranlarından bir kaç öneride daha bulunayım. Eğer bu yazımın ilk bölümüne göz atmak isterseniz buraya, Amsterdam'ın en iyi coffeeshoplarını arıyorsanız da buraya tıklayıp o yazıları da okuyabilirsiniz. 
Back to Black
  • Back to Black: Benim Amsterdam'daki favori kafem. Duvarlarının rengi, kahvesinin lezzeti, cam kenarındaki masaları, kedisi... Her şeyiyle favori mekanım. Ücretsiz wifi da var. Her hafta mutlaka uğrayıp kendi kendime 2 fincan kahve içip saatlerce kitap okuduğum mekandır. İçerde elinde Türkçe bir kitapla, siyah gözlüklü birini görürseniz gelin bir merhaba deyin :)
  • Greenwoods: İki şubesi olan ve ikisinin de gayet başarılı olduğu, kahvaltı için Amsterdam'ın önde gelen mekanlarından. Özellikle Keizersgracht'taki şubesinin terası direk kanalın dibindedir, yer bulursanız "Değmeyin keyfime" moduna geçersiniz.
  • Cafe de Jaren: Terası ile pek bir meşhurdur. Yemekleri, ortamı ve Amsterdam'da eşine az rastlanan uzun çalışma saatlerine sahip kafe/restoranlardan biri olması nedeniyle de eğer yolunuz düşerse uğranabilinecek mekanlardan biridir. 
  • Blue Amsterdam: Hollanda bilindiği üzere dümdüz bir ülke ve Amsterdam kazıkların üstüne kurulduğu için "Şu tepeye yada kuleye çıkıp bir manzara izleyim" diyebileceğiniz pek bir yer yok. Blue Amsterdam, Amsterdam'ın alışveriş caddesi olan Kalverstraat'taki Kalvertoren'ın en üst katında 360 derece manzaraya sahip bir kafe. Çok turistik olduğunu ve yiyecek-içeceklerinin çok da iyi olmadığını ama manzarası için bir ziyareti hakettiğini düşündüğüm mekan.
    Trust
  • Trust: Meşhur Albert Cuypmarkt'ın kurulduğu sokakta bulunan değişik konsepti nedeniyle listeme aldığım mekan. Öncelikle şunu söylemeliyim, bu mekana gidecekseniz açken gitmeyin çünkü siparişinizin gelme süresi ortalama 1 saat, içeceğiniz gelme süresi ortalama yarım saat. Çalışanlarını (belki de gönüllülerini demem daha doğru olabilir), sizin siparişinizi hazırlamak yerine meditasyon yada sarılma terapisi yaparken görmeniz, bu mekan için normal bir durum. Bu mekanda menüde fiyat yazmıyor, siz kalkmadan önce ne kadar ödemek isterseniz o kadar ödeyip mekandan ayrılıyorsunuz. Yiyip içip hiç bir şey ödemeden de kalksanız kimse size bir şey demiyor. Hatta ben bir kere "biz şurda oturuyorduk, bakın bırakıyorum parayı" dedim de, kadın bana gülümseyerek "We trust" dedi. Tipik bir Türk insanı mekanın beleşçilerle dolup taşacağını ve batacağını düşünse de, dünyada bu konseptteki kafelerin gayet başarılı olduğu görülmüş.
  • Cafe de Klos: Yemek mekanlarına geçişi, Amsterdam'ın en bomba etçilerinden biriyle yapıyoruz. Haftasonları ortalama 2 saat kuyruk bekledikten sonra girenlerin anlata anlata bitiremediği ufacık mekan. Spare ribs denen yemeği pek bir meşhurdur. Websitesi yok, o nedenle adresini şuracığa not düşeyim; Kerkstraat 41. Akşamüstü 4'te açıldığını da unutmayın.
    Moeders
  • Moeders: Hollandaca'da "Anneler" demek olan ("iyi ki bir geçtin konuşma sınavını Beliz ya, amma böbürlendin" mi dedi birisi?) Moeders'ın isminden de anlaşılacağı gibi geleneksel Hollanda yemeklerini tadabileceğiniz mekandır. Mekanın şöyle bir hikayesi var: Sahibi mekanın açılışına gelen herkesten evlerinden birer tabak, bardak ve çatal-kaşık getirmelerini istiyor ve 25 yıl sonra da mekanda halen bunlar kullanılıyor. Bu mekana gideceklere önerim menüye bir göz atmaları. Hollanda mutfağı çok gelişmiş değil ve domuz eti çok kullanılıyor. Vejeteryan yemeğe de menülerinde yer verseler de sonra gidip de aç kaldık demeyin, benden söylemesi...
  • Saturnino: Çoğu büyük şehirde olduğu gibi Amsterdam'da da çok fazla İtalyan restoranı bulmak mümkün. Ancak burdakilerin bir özelliği çoğunun Türkler tarafından işletilmesi, o nedenle Saturnino gibi garsonlarının bile İtalyan olduğu bir İtalyan restoranı bulunca insan mutlu oluyor. Saturnino'nun uygun fiyatları, büyük porsiyonları, ev şarabından kahvesine kadar başarılı menüsü şöyle kenarda dursun; o yemekten önce getirdikleri pizza hamurundan yapılmış sıcacık minik ekmekleri ve sarımsaklı tereyağı nedir ya!
  • SkyLounge: Amsterdam'da çok fazla mekana manzarası güzel diye gittim ve hep bir hayal kırıklığı yaşadım. İstanbul'dan gelen birini etkileyecek manzara çok da kolay bulunmuyor diye düşünmeye başlamıştım. O nedenle SkyLounge'a çoook uzun süre gitmedim. En sonunda bir gün dil kursundan arkadaşlarım "Nasıl gitmemiş olabilirsin, hemen şimdi götürüyoruz seni!" diyerek kolumdan sürükleye sürükleye götürdüler. Double Tree otelinin lobisinden asansörle 11.kata çıktığınızda daha SkyLounge'ın kapısından girerken manzaraya hayran kalıyorsunuz. Gündüz kahve içmeye olsun, akşam içki için olsun mutlaka uğrayın derim. Terası güzel olsa da alçakta oturduğunuzdan manzara pek görünmüyor, o nedenle içerde barlarda oturmanızı tavsiye ederim. Kahve içerseniz ikinci kez doldurtmak ücretsiz, aklınızda olsun.
    SkyLounge
  • Wynand Fockink: Hollanda'nın jenever denen likör-cin arası içkisi çok meşhurdur ve Wynand Fockink de bu içkiyi üreten mekanların başında geliyor. Pasaj gibi bir geçitin içinde minicik, oturacak yerinin olmadığı, onlarca çeşit likörü olan ve geleneksel bardaklarda servis yapan akşamüstü 3'te açılıp, akşam 9'da kapanan mekana uğrayıp likörlerin tadına bakılmalı. 
Devamını oku »

11 Mart 2016 Cuma

Amsterdam'ın En İyi Coffeeshopları

Hollanda'da hafif uyuşturucular yasal ve coffeeshop adı altındaki kafelerde satılıyor. Buralarda alkollü içecekler satılmıyor ve içeride tütün mamüllerinin de tüketilmesi yasak. Her coffeeshopun ürünlerinin de güvenli olmadığını belirtiyorum ve bu nedenle sizler için Amsterdam'ın en güvenilir ve meşhur coffeeshoplarını listeliyorum. Buyrun bakalım...
  1. The Bulldog: Amsterdam'ın en meşhuru. Hostel'i, hediye dükkanı, Leidseplein'deki "The Palace" yani saray denilen binası ve 4 tane coffeeshopu ile kesinlikle güvenilirliğinden şüphe duymayacağınız coffeeshop.
  2. Barney's: Öncelikle şunu söylemeliyim ki space kekinin tadı muhteşem. En büyük ve en kaliteli ot dağıtıcılarından biri. Barney's'in ürünleri o kadar iyi ve meşhur ki hediye dükkanlarının bazılarının önünde "Barney's'in ürünleri burada" gibi tabelalar görebilirsiniz. Adres: Haarlemmerstraat 102.
  3. De Dampkring: Ocean's 12 filminin bir sahnesinin burada çekilmesi ile meşhur coffeeshop. Güvenilir, kaliteli. Adres: Handboogstraat 29.
  4. Green House: 50 Cent, Rihanna, Lenny Kravitz, Snoop Dogg... kısacası ünlülerin coffeeshopu. Şubelerinin adreslerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
  5. Katsu: Evime yakınlığı, kaliteli ve etkili ürünleri, turistik yerlere göre daha uygun fiyatlı olması ile benim favorim olduğu için bu listeye koymak istedim. Benim ev yapımı, tadı damakta kalan ve süper etkili kekimin hikayesini de buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. De Pijp mahallesine uğrarsanız burayı es geçmeyin derim. 
Bunlar dışında Grey Area, Amnesia, Paradox ve Easy Times da güvenilir coffeeshoplar arasında. Sizin de deneyip beğendiğiniz coffeeshopları ve ürünlerini yorum olarak bırakırsanız süper olur. Son olarak kesinlikle sokak satıcılarından el altı uyuşturucu ürünler almayın! Hollanda'da üretilen otların etkin maddesi olan THC oranının, başka ülkelerdekilerden 2 veya 3 kat (otun çeşidine göre) fazla olduğunu unutmayın ve coffeeshoplardaki çalışanların tavsiyelerine kulak verin. İyi eğlenceler...
Devamını oku »

31 Aralık 2015 Perşembe

Oturdum Ellerimle, Sana Kek Yaptım...

Herkese mutlu bir yıl dileyerek yılın son yazısını yazmaya başlıyorum. İtiraf ediyorum, İstanbul'da lapa lapa yağan kar beni çok kıskandırdı. Bu kıskançlığı bastırmak için bu akşamki buradaki yılbaşı partisinin harika geçmesi için elimden geleni ardıma koymadım. Dünden beri okudum, coffeeshoplara gidip sordum ve sonunda hazırdım. Artık siz nasıl isimlendirirseniz; otlu kek, esrarlı kek, space kek, otlu browni, hash browni... İstanbul'u karı varsa bizim de esrarımız var.

Nasıl yapılıyormuş bu kekler diye soruyorsanız, cannabutter diye bir şey var ve bunu eklediğimiz her şey otlu veya esrarlı oluyor. Bu da isminden de anlaşılacağı gibi kekinize, kurabiyenize pişirirken koyacağınız yağ aslında. Yağın içine esrarı (cannabis) ekleyince oluyor sana cannabutter. Tabi bunu yapmak çok da kolay değil, zaman istiyor. Ben 2 buçuk saattir yapıyorum ve daha 1 buçuk saat tutabileceğim çünkü sonrasında keki pişirip partiye gitmem gerek. Ancak siz ne kadar uzun tutarsanız o kadar iyi, şöyle diyim 24 saate kadar yolu var. 

Peki neden "ne kadar uzun süre, o kadar iyi"? Uyuşturucuların içinde THC (tetrahydrocannabinol) var ve bu madde asıl kafamızı güzel yapan şey. Diğer ülkelerde marihuananın içindeki bu oran %7.5'ken, Hollanda'dakiler %15-18 arasındaymış ve haşlarda ise bu oran %19 oluyormuş. Yağı ne kadar uzun süre pişirirseniz bu THC ottan yağa o kadar çok geçebiliyor. 

Peki ne kadar esrar kullanmalı? Bu tamamen sizin alışkanlığınıza, ne kadar sık esrar içtiğinize ve de ne kadar kafa olmak istediğinize göre değişir. Ben ilk space kek yediğimde, ki herhalde 0.1-0.2 gram vardır içinde, tüm gece kustum, üşüdüm ve kafam iyi olmadı. Sadece çok kötü hastalandım. Bu olay tam 5 yıl önce bu gün yaşanmıştı :) Daha sonra 0.2 gramlık yedim sadece biraz daha fazla güldüm ama yine kafam güzel diyemezdim. Tabi ki de bu etkiler, kekin içine koydukları esrarın ne kadar kuvvetli olduğuna göre de değişir, çünkü space keki bazı coffeeshoplar haştan bazılar ise marihuanadan yapıyorlar. Ben bugün çok da risk almayıp kişi başı 0.25 gram düşecek kadar haş koydum. 

Nasıl pişireceğimize gelince... Yapmak istediğiniz kek yada kurabiyenin tarifindeki kadar yağı benmari usulü eriteceğiz. Kaynar suyu koyduğumuz kabı ocağa alıp altını en düşükte açıyoruz. Üstüne yağı koyduğumuz kabı yerleştiriyoruz ve kap kesinlikle kaynar suya değmesin. Yağ tamamen eriyince de otumuzu içine ekliyoruz. Artık ocak en kısıkta, beklemeye başlıyoruz. Saatte bir kere hafifçe karıştırsanız yeterli olacaktır. Alt kabın suyu bitmeye yakın oldukça tekrar kaynar su ekleyebilirsiniz. 

Şimdi sıra süzme işleminde. Tülbent yada kağıt kahve filtresi gibi bir şey ile yağın içindeki otu veya haşı süzüp kaba alabilirsiniz. Ben resimdeki gibi yaptım. Fazla yaptıysanız ve saklayacaksanız da buzdolabına koymadan önce biraz dışarda soğumaya bırakmayı unutmayın. Yağ donunca çok güzel yeşil bir renk alıyor. 

Bu arada benim browniler aşağıda, baya da güzel oldu sanki... Şimdiden iyi eğlenceler dilerken, bu yazıyı yazarken kendimi biraz Heisenberg gibi hissetmedim desem yalan olur. Mutlu Yıllar!

Devamını oku »

5 Aralık 2015 Cumartesi

Amsterdam Gezilecek Yerler

Bu yazının vakti geleli çok olmuştu. Amsterdam'ın görülmesi gereken belli başlı meydanları, müzeleri ve mahallelerini listeledim. Ufak bir not: Şu ana kadar Amsterdam hakkında bir şeyler okumuşsanız yada şimdi okuyacaksanız, bol bol "plein" ile biten meydan isimleri görecekseniz. Hollandaca'da "meydan", "plein" demek, bu nedenle haritanızda, rehberlerde bolca karşılaşabilirsiniz.
  • Centraal Station: Amsterdam Merkez İstasyonu. Tren, otobüs, vapur, tramvay ve tabi ki bisiklet... Hepsi Centraal Station'da. Binanın güzelliğine hayran kalmamak elde değil.
  • Red Light District: Amsterdam'ın en merak edilen mahallesi. Detaylar için isme tıklayın. 
  • Dam Meydanı: Şehrin merkez meydanı. Kraliyet Sarayı, Yeni Kilise (Nieuwe Kerk), Madame Tussauds, Ulusal Anıt ve De Bijenkorf mağazası buradadır.
  • Bloemenmarkt: Laleleri ile ünlü Hollanda'nın çiçek pazarından lale soğanlarının yanı sıra bir çok hediyelik de bulabilirsiniz.
  • Rembrandtplein: Gece kulüpleri, kafeler, Booking.com'un binası ve Rembrant'ın heykeline ev sahipliği yapan şehrin en hareketli meydanlarından biri.
  • Leidseplein: Hele hava da güzelse Leidseplein'de oturup bira içmek süperdir. Bulldog Coffeeshop, Hard Rock Cafe ve Apple Store'u bu meydanda bulabilirsiniz.
  • Museumplein: Şu önünde fotoğraf çektirmeyeni dövdükleri "Iamsterdam" yazısı buradadır. Yemyeşil bir meydandır burası. Ben Türkiye'den gelen arkadaşlarımla burada buluşmayı tercih ediyorum çünkü bir kaç noktasında (giftshop, Van Gogh Müzesi) şifresiz, ücretsiz wifi bulunuyor. 
  • Van Gogh Müzesi: Dilimize "Van Gok" diye geçmiş, Hollandaca'da "Fan Hoh" (ama H'ler gırtlaktan, balgam çıkarır gibi) denilen meşhur kulağı kesik ressamımızın müzesi. Çok güzel bir müzedir, ben derim ki biletinizi internetten alın kuyruk beklemeyin. 
  • Rijksmuseum: Ulusal müzedir. "Iamsterdam" yazısının arkasındaki o görkemli binadır. Bence en az 4 saat ayrılması gerekilen müzedir. Rembrandt, Van Gogh başta olmak üzere bir çok Hollandalı sanatçının eserlerine ev sahipliği yapar. Bileti yine internetten alın.
  • Vondelpark: Şehrin en merkezdeki en büyük parkı. Hava güzelse mutlaka burada piknik yapın, bisiklete binin ve yürüyüş yapın. Museumplein'deki Albert Heijn marketinden şarap, peynir, ekmek ve meyve alıp tüm öğleden sonramı parkta geçirmeyi özledim...
  • Jordaan: Amsterdam'ın en güzel mahallelerinden biri. Kanallar ile çevrili bu mahallede Prinsengracht en büyük ve hareketli kanaldır. Dokuz küçük sokakçık anlamına gelen "De Negen Straatjes" ise cafeleri, dükkanları ve kanal manzarası ile turistlerin başlıca ziyaret ettiği yerlerden.
  • Anne Frank Müzesi: Kitabını okuyun, zaten incecik. Havaalanı yolunda, uçağı beklerken, uçakta okuyun bitiverir zaten. Sonra da gelin bu genç kızın İkinci Dünya Savaşı sırasında 2 yıl boyunca saklandığı bu evi ziyaret edin. Biletinizi mutlaka önceden alın, çünkü sıra inanılmaz oluyor!
  • Heineken Experience: Süper zevkli, hele ki arkadaş grubu ile ziyaret ederseniz çok eğlenirsiniz. Yine bileti internetten almakta fayda var.
  • Albert Cuypmarkt: Avrupa'nın en büyük pazarı. Hediyelik ve peynir almanın yanı sıra stroopwafel, poffertjes, kibbeling ve patat gibi Hollanda'nın geleneksel tatlarını taze taze yiyebilirsiniz.
  • Begijnhof: Burası bugün de rahibelerin yaşadığı eski Hollanda evlerini görebileceğiniz bir alan. Kalverstraat'tan (alışveriş caddesi) geçerken 5 dakikanızı ayırıp görmenizi tavsiye ederim. Girişini farketmek biraz dikkat gerektirebilir. Bu alanda ayrıca "Houten Huis" denilen 1425'te yapılmış Amsterdam'ın en eski evi bulunuyor. Bu evin diğer bir özelliği ise Amsterdam'da kalan iki ahşap evden biri olması. 
Belli başlı gezilecek yerler yukarıda saydıklarım. Bunun dışında fotoğraf severlere Foam ve Huis Marseille, çocuklu ailelere Artis Hayvanat Bahçesi ve NEMO'yu öneririm. Amsterdam Müzesi, ülkenin en büyük müzesi Tropen Museum ve film müzesi EYE ise hem büyüklerin hem de çocukların ilgisini çekebilecek müzelerden. Verzetsmuseum, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkede ve şehirde yaşananları anlatan, özellikle Junior kısmındaki savaş sırasında yaşamış dört çocuğun hikayesinin anlatıldığı kısım oldukça etkili. Modern sanatla ilgiliyseniz Stedelijk Museum'u da görülecek yerler listenize ekleyin. Hermitage Amsterdam, Houseboat Museum ve Het Scheepvaartmuseum (Gemicilik Müzesi) ziyaret edebileceğiniz diğer müzeler.
Devamını oku »

2 Aralık 2015 Çarşamba

Kuaför Meselesi

Bu yazıyı kuaförden yazıyorum. Elimde fotoğraf, cesaretimi topladım geldim. Bir yandan da kafamda şu düşünce hakim: "Haftaya Türkiye'ye gidiyorum, en kötü orda düzelttiririm". Aslında hep Türkiye'de kestiririm diye düşünmüştüm ama sonra sayılı günümü kuaförde harcamak istemediğime karar verdim. Bakalım ne olacak...

Bilindiği gibi Avrupa'da işçilik gerektiren şeyler pahalı. O nedenle kuaförler ucuz değil, saçını kendin kesmek de oldukça yaygın. Kuaförler sadece saç işlerine bakıyor. Manikür pedikür için başka, kıl tüy işleri için de daha başka mekanlar var. Son olarak da kadın erkek diye bir ayrım yok, herkes aynı kuaföre geliyor. 

Hollanda'da Brainwash diye bir kuaförler zinciri var. İsmine tıklarsanız websitesi hemencecik açılacak. Burada şu an yıkama ve kesime 16,50 euro vericem, fön de istersen 5 euro daha ekliyorlar. Diğer kuaförleri sorarsanız kesim ortalama 50 euro diye duydum. Bu Brainwash neden mi ucuz? Randevusuz çalışıyorlar ve genelde 1 saat beklemek zorunda kalıyorsunuz. Makineden ücretsiz kahvemi aldım, ücretsiz wifi da var, oturdum bu yazıyı yazarak gerginliğimi atmaya çalışıyorum. Brainwash'ın diğer güzel bir özelliği ise her gün hizmet vermesi ve akşamları 9'a kadar açık olması. Ayrıca kaliteli ürünler kullanıyorlar. Brainwash'tan başka bir de Türkiye'de de yaygınlaşmaya başlayan kuaförlük öğrencilerinin çalıştığı kuaförler var, onlar da uygun fiyatlı. Tercih eder misiniz bilmem. 

Bu arada önümdeki kadının saçı çok çirkin oldu ya, gerçi kestirmeden önce de çirkindi. Hani Türkiye'de kuaför der ya "sana şu yakışır, bu yakışmaz" yada fikir verir "şurasını şöyle yaparsak daha iyi olur" diye. Burda kimse kimseye karışıp yargılamadığı için de fikir verme olaylarına girmiyorlar. Belki o yüzden güzel olmuyordur, bilmiyorum. Birazdan sıra bende, iyice gerildim...

Saçım kesildi. Kesen kızın da ilk aşkı Türkmüş. Anlattı da anlattı, hayatının aşkı diye düşünmüş, 5 yıl aşıkmış, 2 yıl önce ayrılmış çünkü çocuk kızı ailesinden gizlemiş, kız gidip kalamıyormuş onların evinde falan filan... Bir de diyor sen burda mı öğrendin İngilizce'yi, nasıl böyle iyi konuşuyorsun. Dedim Türkiye'de iyi eğitimli herkes konuşabiliyor. Hollandaca konuştuğumu duyunca da şaşırdı. Sonra Ramazan, Kurban dedi; ben herkesin Türkiye'de çok inançlı olduğunu düşünüyordum dedi. Dedim yarı yarıya diyebiliriz. Kısacası, zavallı Hollandalı kız pek bi şok oldu, Türkler hakkında aklındaki resim biraz değişti galiba. Heee saçım nasıl mı oldu, burada kat nedir bilmiyorlar. Ama fena olmadı diyebilirim ve Brainwash'u tavsiye ederim.
Devamını oku »

27 Kasım 2015 Cuma

Hollanda'ya Alışmak Vol.2

Bu yazının ilkini yazmamın üstünden 6 ay geçmiş. İşin garibi, bu dönemde burayı ziyarete gelen arkadaşlarımızın şaşırdığı çoğu şeye, bizim şaşırmamaya başlamış olmamız. Bu nedenle galiba bu yazı daha da geciktirirsem yazacak bir şeyler bulmakta daha çok zorlanacağım. O nedenle işe koyuluyorum, buyrun size yeni liste.
  1. Hollandalı satıcıların gözü tok olması. Mesela "bisikletim bu aralar daha zor duruyor, fren yada lastiklerimi değiştirmeli miyim?" diye sorup bisikletçinin benden en az 50 eur kazanma ihtimali varken, "hayır herşey yolunda, yağmurda böyle olması normal" demesi.
  2. Hava durumu saatlik, 3 saatlik, günlük veya haftalık olarak tahmin eden en az 3 hava durumu uygulamasının herkesin telefonlarında bulunması.
  3. Amerika'da bir, Türkiye'de iki kere yanaktan öperken, Hollanda'da üç kere yanaktan öpmek.
  4. "Sporuma, sosyal hayatıma veya çocuğuma yeterince zaman ayıramıyorum" deyip çoğu kişinin yarı zamanlı çalışması.
  5. 36 numara ayakkabı bulunca altın bulmuşçasına sevinmek.
  6. Sesli bir şekilde burun silmek.
  7. En kötü sözün "Kanser ol" demek olması. Hakaret olarak ise "asosyal" tarzı kelimeler kullanılması. Üzgünüm kırocanlar ama burada kadınlara haraket için kullandığınız "o..." kelimesi veya erkeklere söylediğiniz "ibne, homo" gibi kelimeleri yada her cümlenizin sonuna eklediğiniz "a... koyyımmm" lafları sökmez.
  8. İlkokul çocuklarının sizden iyi bisiklet kullanması.
  9. Dilenci olmaması.
  10. Sokak hayvanı olmaması ve barınaklardaki ilginin süper olması.
  11. Restoranların (hatta Dominos bile) ortalama 4'te açılması.
  12. Öğlen sıcak yemek yememek ve herkesin sandviçini yanında taşıması.
  13. Gençten yaşlıya, profesörden temizlik görevlisine herkesin mükemmel İngilizce konuşması.
  14. Birisine hediyesini verirken yanında fişini de vermek. Çünkü değişim kartı diye bir şey burada yok ve eğer fişini vermezseniz, verir misin diye isteyebilirler.
  15. Saç kesiminizi beğenmezlerse kötü olduğunu direkt söylerler ve kendilerinin direkt olmalarınla gurur duyarlar. Ancak Hollandalı olmayanlar bu davranışlarını direkt olmak değil, kaba olmak diye adlandırırlar. 
  16. Türkiye'deki "Alman usulü" lafının aslında Avrupa'da Hollandalılar'ın pintiliğinden dolayı "Dutch style" yada "Going Dutch" olarak bilinmesi.
  17. Bebekler ağlamaktan kıpkırmızı olsa bile ebeveynlerin veya bakıcıların ilgi göstermemesi.
  18. Emzirmeye karşı çıkmaları ve emzirenleri yargılamaları.
  19. Yaz-kış her hafta ayrı bir aktivite veya festival düzenlenmesi.
  20. Sabahın 6'sı olsun, yağmur yağsın, derece sıfırın altında olsun parkların ve sokakların koşan insanlarla dolu olması.
Devamını oku »

25 Kasım 2015 Çarşamba

Burası "Harlem" değil "Haarlem"

Haarlem deyince aklına Amerika gelenler parmak kaldırsın! Peki o aklınıza gelen Harlem'in adının Hollanda'daki Haarlem'den geldiğini söylesem... Hikaye kısaca şöyle: New York'u Hollandalılar keşfediyor, adını da New Amsterdam koyuyor. Sonra bizim Hollandalılar gidiyor şehri İngilizler'e satmak zorunda kalıyor. İngilizler de adını New York olarak değiştiriyorlar ama semtlerin adlarıyla pek oynamıyorlar. Harlem de o nedenle aynı kalıyor. Ancak New York'taki Harlem'in pek de iyi olmayan ünü, sizi Hollanda'daki Haarlem konusunda bir önyargı içine sokmasın. Haarlem tasarım butikleri, kafeleri, güzel evleri, nehir manzarası, yeldeğirmeni, şehir meydanı, kilisesi, müzeleri ile bana göre Hollanda'nın en şık şehri. 

Nasıl Gidilir? 
Amsterdam Centraal Station'dan trenler ile ortalama 15 dakikada, arabayla ise yarım saatte Haarlem’e ulaşabilirsiniz. Kondisyonuna güvenenler için ise yaz aylarında Amsterdam'dan 1,5 saatlik bir yolculuk ile Haarlem'e ulaşabilirsiniz. 

Nereleri Görmeli?
Haarlem şehir olarak evleri, nehri, sokakları ve şirin dükkanları ile çok güzel bir şehir. Aşağıdaki listedekileri görmenin yanı sıra, sokaklar arasında gezmeye de mutlaka zaman ayırın.
  • Grote Markt: Her Avrupa şehrinde olduğu gibi burada da bir şehir meydanı olmazsa olmaz. Haarlem'e aralık ayında gidecekler için, her sene aralık ortasında bu meydanda kurulan Noel pazarına zaman ayırmalarını tavsiye ederim.
    St Bavo ve Vleeshal
  • St. Bavo Kilisesi: Grote Markt'taki bu görkemli kiliseyi görmemenize imkan yok. İçerisini gezmek isterseniz, giriş ücreti 2,50 eur. 
  • Vleeshal veya De Hallen: Yine Grote Markt'ta göreceğiniz tuğladan yapılmış, eski görkemli bina aslında et haliymiş. Bugün ise modern sanatlar müzesi olarak hizmet veriyor.
  • Spaarne Nehri: Haarlem'in içinden geçen bu nehir manzarasını görmeden olmaz.
  • Teylers Müzesi: Hollanda'nın en eski müzesi, Spaarne nehrinin kenarında kendini belli ediyor. Çok ilgi çekici ve gezmekten sıkılmayacağınız bir müze. Kalıcı ve dönemsel sergiler hakkında detaylı bilgi websitesinde var, isme tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Frans Hal Müzesi
  • Frans Hal Müzesi: Hollanda'nın altın çağından bu yana Haarlem'in ne kadar önemli bir şehir olduğunu bu müze ile görebilirsiniz. Ayrıca çocuklu aileler için de güzel bir aktivite.
  • Corrie ten Boomhuis: Bu ev İkinci Dünya Savaşı'nda sığınma amacı ile kullanılmış ve 800 kişinin (tahmini) hayatını kurtarmıştır. Evi ziyaret etmek için 2,50 eur gibi bir bağış yapmanız gerekiyor.
  • "De Adriaan" Yeldeğirmeni: Ziyaretçilere açık sayılı yeldeğirmenlerinden biri. Fotoğraflamak için nehrin karşı tarafına geçmenizi tavsiye ederim.
  • Amsterdamse Poort: Haarlem'in eski şehir kapısı. Gidin, görün, fotoğrafını çekin. Gerçekten Orta Çağ'da gibi hissedeceksiniz.
Ne Yenir İçilir:
Eskiden kilise, günümüzde ise bira fabrikası olan Jopenkerk'te bira içilir, yemek yenir ve mutlu mesut mekandan ayrılınır. Hava güzelse Cafe de Vijfhoek'un terası tek geçilir. Atıştırmalıklar ve kahve için ise Wolkers, Bagels&Beans ve Mogador (tavandaki bisiklete dikkat) tavsiye edilir. "İtalyan mutfağı candır" diyenler ise Woodstone Pizza and Wine veya De Pizzabakkers'a (nakit kabul etmiyor, kredikartı yada banka kartı ile ödeme yapabilirsiniz) uğrayabilirler. 

Spaarne Nehri ve Teylers Müzesi

Devamını oku »

18 Kasım 2015 Çarşamba

Biraz da Klasik Müzik...

Haftanın ev sevdiğim zamanı geldi... Her çarşamba öğlen 12.30'da Museumplein'deki konser binasında (Het Concertgebouw) ücretsiz klasik müzik konserleri oluyor ve ben bu öğlenleri iple çekiyorum.

Bugün de bisikletime atladım, geldim. Biletleri dağıtmaya 11.30'da başlıyorlar ve turistlerin yoğun ilgisi nedeniyle öncesinde sıra oluyor. Ben 11.40 gibi geliyorum ve sıra bitmiş oluyor, daha geç de gelinebilir ancak bilet kalmama riski var, çünkü salonun kapasitesi 450 kişi. Neyse, bugün de aldım biletimi oturdum kenara, salona almalarını beklerken bu postu yazıyorum :)

Konser binasının iki salonu var ve bu konserler küçükte oluyor, ayda bir kez de büyük salonda orkestranın provasını izleyebiliyorsunuz. Bu arada konserleri bazen cuma öğlene de alabiliyorlar, gitmek isterseniz mutlaka Concertgebouw'un sitesinden programına göz atın. Konserler yarım saat sürüyor. 

Konser çıkışları ise mutlaka konser binasının ışıl ışıl kafesinde bir kahve içiyorum. Kahveleri de kafenin kendisi kadar güzel. Bazen bilgisayarım oluyor yanımda photoshop yapıyorum veya bloguma post yazıyorum, bazen bugünkü gibi kitabımla geliyorum, bazen de yanımda bir arkadaşım oluyor ve muhabbet tatlı gelip saatin nasıl geçtiğini farketmiyorum.

Bu arada balkondaki yerimi aldım. Salon 450 kişinin uğultusuyla çalkalanıyor. Birazdan ışıklar azalacak ve bu kadar insan büyük bir saygıyla çıt bile çıkarmayacak. Bekliyorum, bekliyooorummmm veeeee TIP! 



Devamını oku »

12 Kasım 2015 Perşembe

Bir Sütyen Hikayesi

Bir gün bir Türk, bir Alman, bir Fransız kadın yine Hollandaca kursundaymış. Kıyafetlerin Hollandaca'larını öğreniyorlarmış. "Beha"nın sütyen demek olduğunu söylemiş öğretmenleri. Alman olan Almanca'da da "BH" oldugunu soylemis. Zaten çoğu kelimenin Almanca ve Hollandaca'da benzer olduğunu bilen Türk bu duruma pek şaşırmamış, sadece BH'nin neyin kısaltması olduğunu merak edip arkadaşına sormuş. Alman demiş "Büstenhalter", Türkçe'de "Büst Taşıyıcı" gibi bir anlamı oluyormuş. Bu konuşmaya kulak misafiri olan Fransız, kendilerinin de aynı mantıktan yola çıkarak sütyene "Soutien gorge" dediklerini söylemiş. Türk bunu doyunca şok olmuş çünkü Fransız arkadaşı biraz önce yukarıdaki kelimeyi "Sütyen Gorj" şeklinde telaffuz etmiş. Bizim zavallı Türk ömrü boyunca sütyenin süt kelimesinden türediğini düşünürken, görmüş ki bu kelime de Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş. 

Dil kursu bitmiş, Türk evine gelmiş. Bir yandan akşamki bir Yunan, bir Fransız, bir Alman, bir İtalyan, bir Amerikalı, bir Kanadalı ve bir Türk'ten oluşan grup yemeğine kuru patlıcan dolmalarını yetiştirmeye çalışırken demiş ki dolmaları yakma pahasına da olsa bu bilgiyi insanoğlu ile paylaşmalıyım. 

Bu yazı yazılırken 24 adet kuru patlıcan dolması yanmıştır...
Devamını oku »

26 Ekim 2015 Pazartesi

Hollanda Peynirleri için Sözlük

Dün markette şunu farkettim; burada yaşayan ve biraz Hollandaca bilen biri olarak bile hala peynir alırken yeni bir şey görüp "Bu da ne, ne farkı var diğerinden" diyorsam, peynir almak isteyen her arkadaşımın "Hangisini alacağız" diye kafalarının karışıp bana sormaları çok normal. Ben de en azından en çok görebileceğiniz kelimeleri içeren bir Hollanda peynirleri rehberi hazırlamaya çalıştım. 

Hollanda'da peynirlerin isimlerini üretildikleri şehirden (artık siz şehir mi dersiniz, kasaba mı, köy mü bilmem ama bence köy) alıyor. Gouda, Edam, Maasdam, Delft ve Leidse bunların en bilinenleri. Gouda açık ara farkla en bilinen ve sevilen. Edam'ı sevmemekle birlikte, Maasdam'ı da şahsen pek bi severim, böyle delikli delikli İsviçre peynirine benzer. Leidse içine kimyon koydukları ve Delft ise içinde mavi küfler olan peynirler. 

Şehirleri bitirdiğimize göre gelelim etiketin üstünde göreceğiniz kelimelere... İlk bilmeniz gereken kelime "Kaas: Peynir". Bundan başka "Geiten: Keçi" kelimesini görebilirsiniz. Zaten keçi peynirleri beyaz renkleri ile kendilerini rafta belli ediyorlar. Genelde "48+" olarak göreceğiniz rakam ise peynirin yağ oranı, 48+ ise %25 yağa denk geliyor. 

Sıra geldi aklı en çok karıştıran peynirin yaşını anlatan kelimelere. Ben gencinden yaşlısına sıralıyorum.
  • Gras: Aslında çim demek. Hiç yaşlandırılmamış peynir.
  • Jonge: Genç demek. 4 haftalık
  • Jong Belegen: 8-10 haftalık
  • Belegen: Olgun demek. 4-5 aylık
  • Extra Belegen: 7-8 aylık
  • Oude: Eski demek. 10-12 aylık
  • Overjarig: 18 aydan eski peynirlere verilen ad. 
Son olarak bir kaç tane peynir alabileceğiniz yer söyliyim. Henri Willig, Kaaskamer, Old Amsterdam, Albert Cuypmarkt (Amsterdam'daki pazar yeri) ve Albert Heijn (bizim Migros gibi bir market). Albert Heijn'da yada bu tarz marketlerde mesela Old Amsterdam marka peynir kendi dükkanından daha ucuz olabiliyor, çünkü peynir dükkanları genelde turistlere yönelik oluyor. Ancak bu dükkanlara gidip peynirleri tadabilirsiniz, almak zorunda değilsiniz :) Ayrıca daha havalı bir peynir tadımı isterseniz Reypenaer en meşhuru. 

Hediyelik olarak ise taşıması da kolay olduğundan yine Albert Heijn'dan Polderkaas'ın küçük toplarından alıyorum, bunlar 380 gr oluyor. Bunların fesleğenlisi, otlusu, biberlisi, sarımsaklısı... aklınıza ne gelirse var. Eğer "Sen evine ne alıyorsun?" diyenleriniz varsa markette indirimde olan dilimlenmiş peynirlerden alıp sabah tostumun içine koyup yiyorum. Ancak şarap yanına yada haftasonları için benim favorim Old Amsterdam'ın Oude Kaas'ı. Bu yazının üstüne akşama şarap peynir yapmak şart oldu, buyrun beklerim...


Devamını oku »

13 Ekim 2015 Salı

Hoera 30!

Mutlu mutlu oturdum bilgisayarın başına, Disneyland'ta geçirdiğim süper 30'uncu doğumgünümü yazacaktım ki depresif bir havaya girdim ve hiç Disneyland rehberi yazmak istemediğimi farkettim. Birden aklıma "Big Three O" denilen olayın, aslında artık genç olmadığımın farkına varmam için gelişen olaylar zincirinden oluştuğunu farkettim. 

8 Ağustos gibi simetrik bir gün benim doğumgünüm ve çok ama çok severim doğduğum tarihi. Neyse şu olaylar zincirini anlatmaya başlıyım. 

Ben kısa saç insanıyımdır, uzun saçın bakması zor gelir ve o nedenle hep at kuyruğu yapar çıkarım. Geçen seneden beri saçım uzamaya başlayıp at kuyruğu yaptığımda gözüme beyazlarım batmaya başlamıştı. Ama saçımı hemencecik kestirip bu dertten kurtuluyordum. Bu sene Hollanda'ya taşınınca ve kuaförlere hem güvenememekten hem de pahalı olmasından kaynaklı, at kuyruğu modeliyle fazlaca takıldım ve bu da beyazlarımın gözümü çıkarmasına yetti. İnsanların "Senin saçın sarı, belli olmuyor." demeleri moral falan da vermiyor, çünkü belli olmaması demek olmadığı anlamına gelmiyor. Hep 22 Ağustos'ta Türkiye'ye gidince kestiririm diyip sabrettim. O tarihe kadar da boyatmayı kafama koymuştum ki saç kesilip, at kuyruğu gidip, beyazlar görünmeyince bu kararı yeniden gözden geçirmek üzere 8 Ağustos 2016 tarihine ben, aynam ve saçımın katılacağı bir toplantı düzenledim.

Sonra göz kremim bitti ve o markaya Hollanda'da denk gelemeyince ne alsam diye biraz araştırmaya başladım ki zaten 30+ kremler varmış, artık onlardan almak gerekiyormuş, içinde retinol mu ne varmış, o lazımmış artık cilde çünkü yaşlanıyormuş. Bilmeyenleriniz varsa bu şekilde öğrenmiş olsunlar onlar da.

Valla Osmanlı tokatı falan yalan, Hollanda sağlık sisteminin bana attığı o iki güzel tokatı unutmam mümkün değil. Biz buraya taşındığımızda Oki'nin çalıştığı şirket bizim sağlık sigortalarımızı yaptı ve bize sigorta kartlarımızı yolladı. Bana Temmuz ayında gibi yeni bir kart geldi ve Hollandacası bu kartla gelen kağıtların ne olduğunu anlayamayan Beliz, okumaya çalışmaktan sıkılıp eski kartı atıp yenisini cüzdanına yerleştirdi. Oki'ye akşam yeni kart geldi ama nedenini anlamadım dediğimde cevabı şu şekildeydi; "Bana email geldi bir kaç gün önce ama sen üzülme diye söylemedim, 30 oldun diye sigorta primin artmış ve o nedenle yeni kart yollamışlar." dedi. 

İkinci tokat ise bir gün eve gelen kadın dergisi olduğunu sandım şey ile başladı. Kahvemi aldım, Hollandaca seviyesi belli ama kadın dergisi işte fotoğraflara bakarım ümidiyle açtım derginin kapağını. Doktorlarla ve kadınlarla ilgili bir sürü röportajlar ve kadın hastalıkları ile ilgili bilgilendirmeler. Derginin sonunda da daha fazla bilgi için ziyaret edilebilecek bir internet sitesi yazıyor. Merak ettim, Google Chrome'dan açtım siteyi, sağ klik ile İngilizce de yaptım, ohhh herşeyi okuyorum, benden mutlusu yok derken ŞAAKKK ikinci tokat. Dergiyi 30 yaşıma geldiğim ve ücretsiz yaptırabileceğim sağlık kontrollerine teşvik etmek ve bilgilendirmek için yolladıklarını okudum. Bu dergiden 2 hafta sonra da yaptıracağım testlerin formları geldi. 

Doğumgünümü Disneyland'ta çocuklar gibi kutlarsam bu 30 yaş krizini daha kolay atlatırım sanmıştım ama olmadı... O zaman kabullenmeye çalışmaktan başka çare yok. "Gefeliciteerd met mijn 30e verjaardag!"
Devamını oku »

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Mehmet Barış'ı Seviyor!

Tarih: 1 Ağustos 2015
Yer:    Prinsengracht, Amsterdam

Tüm yıl beklenen o gün gelmişti. Bir hafta boyunca kutlanan Amsterdam Gay Pride Haftası'nın Canal Parade yani Kanal Geçiş'i günüydü. Taaa Mart başında kura ile seçilen 80 bot Westerdok'tan başlayıp Prinsengracht boyunca şovlarını sergileyip Oosterdok'taki bitiş noktasına varacaklardı. 
Biz de sabahtan Prinsengracht'ın kenarında kendimize bir yer bulduk ve oturduk. Herkes pembe yada gay bayrağı renklerinde giyinmişti. Kanalda, seçilen 80 bot dışındaki botların seyahat etmesi o gün yasak olsa da kanal kenarlarında her bot bir konsept partisi düzenleyerek yerlerini almışlardı. Geçiş başlamadan önce ben de bu botlardaki tiplerin fotoğraflarını çekmeye başladım. Ancak geçiş başlayınca anladım ki o zamana kadar gördüğüm hiç bir şeymiş. 
Fotoğrafçılıkla ilgilenip portre çekmeyi sevenler için kaçırılmaması gereken ve dolu pil ile gidilmesi gereken bir olay. Ben bu kadar çok fotoğraf çekeceğimi düşünmemiştim ve pilimin yeteceğini düşünmüştüm. Geçişin yarısında makinemin pili bitti ve kalanını olabildiğince telefonla çekmek zorunda kaldım. Umarım seneye daha güzel fotoğraflar post edebilirim. 

Peki başlık neden "Mehmet Barış'ı Seviyor"? İlk beş bottan biriydi sanırım. Bizim önümüzden geçtiler, biraz ileride bir pankart açtılar ve üstünde Türkçe "Mehmet Barış'ı Seviyor" yazıyordu ama ben fotoğrafını çekene kadar indirdiler :) ben bu yazımı insan haklarından habersiz ülkelerde baskı ile yaşamak zorunda kalan tüm LGBT'lere adıyorum.
Peki bu 80 botun içinde kimlerin botları vardı? Belediye, polis, adalet bakanlığı, askeriye, Post.nl (bizim PTT), politik partiler, Waternet (bizim İSKİ gibi), savunma bakanlığı, bankalar, Aids fonları, GVB (bizim İETT gibi), telekom şirketleri, Google, ambulans ve benim daha anlayamadığım bir çok kuruluş ve şirket... Bizde polis tomaları akrepleri ile Gay Pride'a destek veredursun; burada müzikleri, dansları ve tekneleri ile şova katılsınlar. Neyse ben daha fazla yazmayım ve fotoğraflarla sizi baş başa bırakayım. Fotoğrafların üstüne tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz.
























Askeriye'nin Teknesi
Savunma Bakanlığı'nın Teknesi

Waternet Teknesi yani İstanbul'un İSKİ'si
Aids Fonu kanal kenarlarındakilerden yardım toplarken...
Post.nl Teknesi yani Türkiye'nin PTT'si
GVB Teknesi yani İstanbul'un İETT'si
Ve son olarak Polislerin Teknesi...


Devamını oku »