31 Aralık 2015 Perşembe

Oturdum Ellerimle, Sana Kek Yaptım...

Herkese mutlu bir yıl dileyerek yılın son yazısını yazmaya başlıyorum. İtiraf ediyorum, İstanbul'da lapa lapa yağan kar beni çok kıskandırdı. Bu kıskançlığı bastırmak için bu akşamki buradaki yılbaşı partisinin harika geçmesi için elimden geleni ardıma koymadım. Dünden beri okudum, coffeeshoplara gidip sordum ve sonunda hazırdım. Artık siz nasıl isimlendirirseniz; otlu kek, esrarlı kek, space kek, otlu browni, hash browni... İstanbul'u karı varsa bizim de esrarımız var.

Nasıl yapılıyormuş bu kekler diye soruyorsanız, cannabutter diye bir şey var ve bunu eklediğimiz her şey otlu veya esrarlı oluyor. Bu da isminden de anlaşılacağı gibi kekinize, kurabiyenize pişirirken koyacağınız yağ aslında. Yağın içine esrarı (cannabis) ekleyince oluyor sana cannabutter. Tabi bunu yapmak çok da kolay değil, zaman istiyor. Ben 2 buçuk saattir yapıyorum ve daha 1 buçuk saat tutabileceğim çünkü sonrasında keki pişirip partiye gitmem gerek. Ancak siz ne kadar uzun tutarsanız o kadar iyi, şöyle diyim 24 saate kadar yolu var. 

Peki neden "ne kadar uzun süre, o kadar iyi"? Uyuşturucuların içinde THC (tetrahydrocannabinol) var ve bu madde asıl kafamızı güzel yapan şey. Diğer ülkelerde marihuananın içindeki bu oran %7.5'ken, Hollanda'dakiler %15-18 arasındaymış ve haşlarda ise bu oran %19 oluyormuş. Yağı ne kadar uzun süre pişirirseniz bu THC ottan yağa o kadar çok geçebiliyor. 

Peki ne kadar esrar kullanmalı? Bu tamamen sizin alışkanlığınıza, ne kadar sık esrar içtiğinize ve de ne kadar kafa olmak istediğinize göre değişir. Ben ilk space kek yediğimde, ki herhalde 0.1-0.2 gram vardır içinde, tüm gece kustum, üşüdüm ve kafam iyi olmadı. Sadece çok kötü hastalandım. Bu olay tam 5 yıl önce bu gün yaşanmıştı :) Daha sonra 0.2 gramlık yedim sadece biraz daha fazla güldüm ama yine kafam güzel diyemezdim. Tabi ki de bu etkiler, kekin içine koydukları esrarın ne kadar kuvvetli olduğuna göre de değişir, çünkü space keki bazı coffeeshoplar haştan bazılar ise marihuanadan yapıyorlar. Ben bugün çok da risk almayıp kişi başı 0.25 gram düşecek kadar haş koydum. 

Nasıl pişireceğimize gelince... Yapmak istediğiniz kek yada kurabiyenin tarifindeki kadar yağı benmari usulü eriteceğiz. Kaynar suyu koyduğumuz kabı ocağa alıp altını en düşükte açıyoruz. Üstüne yağı koyduğumuz kabı yerleştiriyoruz ve kap kesinlikle kaynar suya değmesin. Yağ tamamen eriyince de otumuzu içine ekliyoruz. Artık ocak en kısıkta, beklemeye başlıyoruz. Saatte bir kere hafifçe karıştırsanız yeterli olacaktır. Alt kabın suyu bitmeye yakın oldukça tekrar kaynar su ekleyebilirsiniz. 

Şimdi sıra süzme işleminde. Tülbent yada kağıt kahve filtresi gibi bir şey ile yağın içindeki otu veya haşı süzüp kaba alabilirsiniz. Ben resimdeki gibi yaptım. Fazla yaptıysanız ve saklayacaksanız da buzdolabına koymadan önce biraz dışarda soğumaya bırakmayı unutmayın. Yağ donunca çok güzel yeşil bir renk alıyor. 

Bu arada benim browniler aşağıda, baya da güzel oldu sanki... Şimdiden iyi eğlenceler dilerken, bu yazıyı yazarken kendimi biraz Heisenberg gibi hissetmedim desem yalan olur. Mutlu Yıllar!

Devamını oku »

25 Aralık 2015 Cuma

Noel Pazarları Bahane, Kızlar Haftasonu Şahane!

Bugün Noel! Bizim adetlerimizde noel var ya da yok umrumda değil, burada yaşıyorsam ve tatilse bu benim noeli sevmem için onlarca sebepten biridir. Diğer sebepler ise harika noel ruhu ile geliyor. Her yer ışıl ışıl, rengarenk, insanlar heyecanlı ve hediyeler her yerde.


Hollanda'da noel pazarları küçük ve çirkin olsa da Almanya'daki harika noel pazarları haftasonu kaçamağı için bizi çağırıyordu. Oki ile planımızı yaptık, biletlerimizi aldık ve Köln'ün meşhur noel pazarları için heyecanlanmaya başladık. Sonra bir gün Oki aradı ve Köln'e gideceğimiz cumartesi işe gitmesi gerektiğini söyledi. İyi ki o sırada Res'in evinde oturup şarap içiyordum ve telefonu kapatıp Res'e Köln'deki noel pazarları bahanesi ile "Girls Weekend" yapmak ister mi diye sordum. Noel heyecanı ve memleket hasreti depreşen Res hemen biletini aldı ve ben başladım: "Jingle bells, jingle bells, jingle all the way..." 

Beklenen haftasonu geldi. Sabah 8'de, Res ile trenimize bindik. Yerimiz mükemmeldi, hani Harry Potter filmindeki trende kabinler var ya işte bizim de öyle bir kabinimiz vardı. Hemen 2 gün önce aldığım selfie çubuğumu çıkardım ve Köln'e gitmeden nasıl kullanacağımızı öğrenmeye koyulduk. Res bu arada bir şişe prosecco (köpüklü İtalyan şarabı) çıkardı ve "Açmak ister misin?" dedi. Saate baktım, sabah 8 buçuktu, bir dumur oldum. Almanla tatil demek, içmeye sabahtan başlamak demekmiş. Başta bu saatte içemem desem de sonra dayanmayıp 9'da şişeyi açtık ve gazoz gibi içtik. Bir yandan dedikodu, bir yandan selfie çekmece derken, biraz da çakır keyif, bir baktık ki Köln'e gelmişiz.

Günün ilk ışıklarıyla proseccolarını yudumlayan biz...
Köln Katedrali tren istasyonundan çıktığımız gibi bizi görkemi ile karşıladı. Katedrali, Katolik biriyle gezerek bakın neler öğrendim: Her şeyin 3, 4 ve 7 gibi kutsal sayılara göre inşa edildiğini, katedrallere tepeden bakıldığında haç şeklinde olduğu, mozaiklerdeki resimlerin anlamlarını ve mumluklara (bizim kapı süsü olarak kullandığımız yuvarlak çam ağacından olan şeye benzer mumluklar) noelden 4 hafta önce başlayarak her hafta bir mum koyarak bunun yakıldığını noelde de 4 tane mumun yandığını... Bu kadar bilgi yeter, Köln rehberi isteyenler buraya tıklasın bakalım...
İşte o mumluklar...

Gelelim işin eğlenceli yanına. Christmas market'te glühwein, romlu sıcak çikolata, bal şarabı, romlu eggnog (bunun Türkçe'de karşılığı varsa yorumlarda paylaşırsanız sevinirim) için, yanında da zencefilli kek, zencefilli kurabiye, çikolata, kestane kebap, elma püresi ile yenilen patates mücveri ve benim uğruna öldüğüm marzipanlardan (badem ezmesi) yiyin. Bir de içecekler her noel pazarında farklı fincanlarda veriliyor. Benim favorim Köln Altstadt (eski şehir) ve Neumarkt (yeni şehir) meydanlarında verilen, üstünde Köln cinlerinin resimleri ve hikayeleri olan fincanlardı. İyiki Theresa yanımdaydı da bana tercüme etti bu hikayeleri ve ben de ayakkabıcı cinin fincanını aldım çünkü bu cin o kadar tatlıymış ki insanlar birbirini alnından öpebilsin diye topuklu ayakkabıları icat ediyor. Aşağıda belli başlı pazarları listeledim, bunların arasında gezmek için otobüsler geziyor ama hepsi birbirine o kadar yakın ki bilmiyorum gerek var mı otobüse. Bir de Hollanda'dan Köln ve Düsseldorf'taki noel pazarlarına günübirlik uygun fiyatlı (bu sene 20 eur idi) turlar düzenleniyor, sonra yok biz duymadık demeyin.
  1. Dom: Katedral'in meydanına kurulan pazar. En kalabalığıydı ve yürümek bile zordu. Glühwein kötüydü. Ufak bir sahne vardı, kısa kısa konserler veriliyordu. Standlar ise çok güzeldi.
  2. Altstadt: Burada buz pateni sahası kuruluyor. Burada selfie çubuğunu kullanmaya çalışırken sen dök elindeki güzelim romlu sıcak çikolatanı, hani farkında olmazsın o bir yandan dökülür ve sen farkettiğinde ise bardak çoktan boşalmıştır ya, sonra bir bakarsın bekarlığa vedaya gelmiş kostümlü Almanlar sana sırayla "High Five" yapıyorlar.
    Herşey bu selfie içindi. Res koptu, ben de fincanın dibinde kalanı içmeye çalışıyorum.
  3. Neumarkt: En güzeli burasıydı bence. Zaten melekler marketi demişler buraya. Işıklandırması, standları o kadar güzeldiki. Bir de bu pazarın karşısındaki Butlers mağazasına da uğrayın derim.
  4. Rudolfplatz: Burasının girişi de içi de çok hoştu. Zaten bu meydanın olduğu yer Köln'ün hipi mahallesi olan Belçika mahallesinde. Burada bot şeklinde fincanlarda şarap servis ediliyordu.
  5. Stadtgarten: Bu pazar şehir merkezinin biraz dışında genelde Kölnlüler'in gittiği bir pazardı ve bir gece önce Max Stark'ta (Köln'de yemek için en iyi adres, genelde Kölnlüler var ve herkes birbirini tanıyor) koyu bir muhabbet dalıp bize bira ısmarlayan amca burayı tavsiye etmeseydi biz de gitmezdik. Ancak iyi ki gitmişiz. En güzel içecek ve yiyecekler buradaydı. Bal şarabı kesinlikle denenmeli. 
İki gün boyunca Res ile yedik, içtik, çakır keyif dolaştık, bütün kırmızı ışıklarda Alman disiplini ile yeşili bekledik. Sonunda dönüş yolu için, tabi ki modumuz çakır keyif, trendeki yerimizi aldık. Çantam Oki'ye aldığım çikolatalar, marzipanlar ve zencefilli keklerle, telefonum ise selfielerle doldu taştı. Geçirdiğim bu haftasonu en güzel anılardan biri olarak hafızalara ve bloguma yazıldı...

Devamını oku »

5 Aralık 2015 Cumartesi

Amsterdam Gezilecek Yerler

Bu yazının vakti geleli çok olmuştu. Amsterdam'ın görülmesi gereken belli başlı meydanları, müzeleri ve mahallelerini listeledim. Ufak bir not: Şu ana kadar Amsterdam hakkında bir şeyler okumuşsanız yada şimdi okuyacaksanız, bol bol "plein" ile biten meydan isimleri görecekseniz. Hollandaca'da "meydan", "plein" demek, bu nedenle haritanızda, rehberlerde bolca karşılaşabilirsiniz.
  • Centraal Station: Amsterdam Merkez İstasyonu. Tren, otobüs, vapur, tramvay ve tabi ki bisiklet... Hepsi Centraal Station'da. Binanın güzelliğine hayran kalmamak elde değil.
  • Red Light District: Amsterdam'ın en merak edilen mahallesi. Detaylar için isme tıklayın. 
  • Dam Meydanı: Şehrin merkez meydanı. Kraliyet Sarayı, Yeni Kilise (Nieuwe Kerk), Madame Tussauds, Ulusal Anıt ve De Bijenkorf mağazası buradadır.
  • Bloemenmarkt: Laleleri ile ünlü Hollanda'nın çiçek pazarından lale soğanlarının yanı sıra bir çok hediyelik de bulabilirsiniz.
  • Rembrandtplein: Gece kulüpleri, kafeler, Booking.com'un binası ve Rembrant'ın heykeline ev sahipliği yapan şehrin en hareketli meydanlarından biri.
  • Leidseplein: Hele hava da güzelse Leidseplein'de oturup bira içmek süperdir. Bulldog Coffeeshop, Hard Rock Cafe ve Apple Store'u bu meydanda bulabilirsiniz.
  • Museumplein: Şu önünde fotoğraf çektirmeyeni dövdükleri "Iamsterdam" yazısı buradadır. Yemyeşil bir meydandır burası. Ben Türkiye'den gelen arkadaşlarımla burada buluşmayı tercih ediyorum çünkü bir kaç noktasında (giftshop, Van Gogh Müzesi) şifresiz, ücretsiz wifi bulunuyor. 
  • Van Gogh Müzesi: Dilimize "Van Gok" diye geçmiş, Hollandaca'da "Fan Hoh" (ama H'ler gırtlaktan, balgam çıkarır gibi) denilen meşhur kulağı kesik ressamımızın müzesi. Çok güzel bir müzedir, ben derim ki biletinizi internetten alın kuyruk beklemeyin. 
  • Rijksmuseum: Ulusal müzedir. "Iamsterdam" yazısının arkasındaki o görkemli binadır. Bence en az 4 saat ayrılması gerekilen müzedir. Rembrandt, Van Gogh başta olmak üzere bir çok Hollandalı sanatçının eserlerine ev sahipliği yapar. Bileti yine internetten alın.
  • Vondelpark: Şehrin en merkezdeki en büyük parkı. Hava güzelse mutlaka burada piknik yapın, bisiklete binin ve yürüyüş yapın. Museumplein'deki Albert Heijn marketinden şarap, peynir, ekmek ve meyve alıp tüm öğleden sonramı parkta geçirmeyi özledim...
  • Jordaan: Amsterdam'ın en güzel mahallelerinden biri. Kanallar ile çevrili bu mahallede Prinsengracht en büyük ve hareketli kanaldır. Dokuz küçük sokakçık anlamına gelen "De Negen Straatjes" ise cafeleri, dükkanları ve kanal manzarası ile turistlerin başlıca ziyaret ettiği yerlerden.
  • Anne Frank Müzesi: Kitabını okuyun, zaten incecik. Havaalanı yolunda, uçağı beklerken, uçakta okuyun bitiverir zaten. Sonra da gelin bu genç kızın İkinci Dünya Savaşı sırasında 2 yıl boyunca saklandığı bu evi ziyaret edin. Biletinizi mutlaka önceden alın, çünkü sıra inanılmaz oluyor!
  • Heineken Experience: Süper zevkli, hele ki arkadaş grubu ile ziyaret ederseniz çok eğlenirsiniz. Yine bileti internetten almakta fayda var.
  • Albert Cuypmarkt: Avrupa'nın en büyük pazarı. Hediyelik ve peynir almanın yanı sıra stroopwafel, poffertjes, kibbeling ve patat gibi Hollanda'nın geleneksel tatlarını taze taze yiyebilirsiniz.
  • Begijnhof: Burası bugün de rahibelerin yaşadığı eski Hollanda evlerini görebileceğiniz bir alan. Kalverstraat'tan (alışveriş caddesi) geçerken 5 dakikanızı ayırıp görmenizi tavsiye ederim. Girişini farketmek biraz dikkat gerektirebilir. Bu alanda ayrıca "Houten Huis" denilen 1425'te yapılmış Amsterdam'ın en eski evi bulunuyor. Bu evin diğer bir özelliği ise Amsterdam'da kalan iki ahşap evden biri olması. 
Belli başlı gezilecek yerler yukarıda saydıklarım. Bunun dışında fotoğraf severlere Foam ve Huis Marseille, çocuklu ailelere Artis Hayvanat Bahçesi ve NEMO'yu öneririm. Amsterdam Müzesi, ülkenin en büyük müzesi Tropen Museum ve film müzesi EYE ise hem büyüklerin hem de çocukların ilgisini çekebilecek müzelerden. Verzetsmuseum, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkede ve şehirde yaşananları anlatan, özellikle Junior kısmındaki savaş sırasında yaşamış dört çocuğun hikayesinin anlatıldığı kısım oldukça etkili. Modern sanatla ilgiliyseniz Stedelijk Museum'u da görülecek yerler listenize ekleyin. Hermitage Amsterdam, Houseboat Museum ve Het Scheepvaartmuseum (Gemicilik Müzesi) ziyaret edebileceğiniz diğer müzeler.
Devamını oku »

2 Aralık 2015 Çarşamba

Kuaför Meselesi

Bu yazıyı kuaförden yazıyorum. Elimde fotoğraf, cesaretimi topladım geldim. Bir yandan da kafamda şu düşünce hakim: "Haftaya Türkiye'ye gidiyorum, en kötü orda düzelttiririm". Aslında hep Türkiye'de kestiririm diye düşünmüştüm ama sonra sayılı günümü kuaförde harcamak istemediğime karar verdim. Bakalım ne olacak...

Bilindiği gibi Avrupa'da işçilik gerektiren şeyler pahalı. O nedenle kuaförler ucuz değil, saçını kendin kesmek de oldukça yaygın. Kuaförler sadece saç işlerine bakıyor. Manikür pedikür için başka, kıl tüy işleri için de daha başka mekanlar var. Son olarak da kadın erkek diye bir ayrım yok, herkes aynı kuaföre geliyor. 

Hollanda'da Brainwash diye bir kuaförler zinciri var. İsmine tıklarsanız websitesi hemencecik açılacak. Burada şu an yıkama ve kesime 16,50 euro vericem, fön de istersen 5 euro daha ekliyorlar. Diğer kuaförleri sorarsanız kesim ortalama 50 euro diye duydum. Bu Brainwash neden mi ucuz? Randevusuz çalışıyorlar ve genelde 1 saat beklemek zorunda kalıyorsunuz. Makineden ücretsiz kahvemi aldım, ücretsiz wifi da var, oturdum bu yazıyı yazarak gerginliğimi atmaya çalışıyorum. Brainwash'ın diğer güzel bir özelliği ise her gün hizmet vermesi ve akşamları 9'a kadar açık olması. Ayrıca kaliteli ürünler kullanıyorlar. Brainwash'tan başka bir de Türkiye'de de yaygınlaşmaya başlayan kuaförlük öğrencilerinin çalıştığı kuaförler var, onlar da uygun fiyatlı. Tercih eder misiniz bilmem. 

Bu arada önümdeki kadının saçı çok çirkin oldu ya, gerçi kestirmeden önce de çirkindi. Hani Türkiye'de kuaför der ya "sana şu yakışır, bu yakışmaz" yada fikir verir "şurasını şöyle yaparsak daha iyi olur" diye. Burda kimse kimseye karışıp yargılamadığı için de fikir verme olaylarına girmiyorlar. Belki o yüzden güzel olmuyordur, bilmiyorum. Birazdan sıra bende, iyice gerildim...

Saçım kesildi. Kesen kızın da ilk aşkı Türkmüş. Anlattı da anlattı, hayatının aşkı diye düşünmüş, 5 yıl aşıkmış, 2 yıl önce ayrılmış çünkü çocuk kızı ailesinden gizlemiş, kız gidip kalamıyormuş onların evinde falan filan... Bir de diyor sen burda mı öğrendin İngilizce'yi, nasıl böyle iyi konuşuyorsun. Dedim Türkiye'de iyi eğitimli herkes konuşabiliyor. Hollandaca konuştuğumu duyunca da şaşırdı. Sonra Ramazan, Kurban dedi; ben herkesin Türkiye'de çok inançlı olduğunu düşünüyordum dedi. Dedim yarı yarıya diyebiliriz. Kısacası, zavallı Hollandalı kız pek bi şok oldu, Türkler hakkında aklındaki resim biraz değişti galiba. Heee saçım nasıl mı oldu, burada kat nedir bilmiyorlar. Ama fena olmadı diyebilirim ve Brainwash'u tavsiye ederim.
Devamını oku »