31 Aralık 2015 Perşembe

Oturdum Ellerimle, Sana Kek Yaptım...

Herkese mutlu bir yıl dileyerek yılın son yazısını yazmaya başlıyorum. İtiraf ediyorum, İstanbul'da lapa lapa yağan kar beni çok kıskandırdı. Bu kıskançlığı bastırmak için bu akşamki buradaki yılbaşı partisinin harika geçmesi için elimden geleni ardıma koymadım. Dünden beri okudum, coffeeshoplara gidip sordum ve sonunda hazırdım. Artık siz nasıl isimlendirirseniz; otlu kek, esrarlı kek, space kek, otlu browni, hash browni... İstanbul'u karı varsa bizim de esrarımız var.

Nasıl yapılıyormuş bu kekler diye soruyorsanız, cannabutter diye bir şey var ve bunu eklediğimiz her şey otlu veya esrarlı oluyor. Bu da isminden de anlaşılacağı gibi kekinize, kurabiyenize pişirirken koyacağınız yağ aslında. Yağın içine esrarı (cannabis) ekleyince oluyor sana cannabutter. Tabi bunu yapmak çok da kolay değil, zaman istiyor. Ben 2 buçuk saattir yapıyorum ve daha 1 buçuk saat tutabileceğim çünkü sonrasında keki pişirip partiye gitmem gerek. Ancak siz ne kadar uzun tutarsanız o kadar iyi, şöyle diyim 24 saate kadar yolu var. 

Peki neden "ne kadar uzun süre, o kadar iyi"? Uyuşturucuların içinde THC (tetrahydrocannabinol) var ve bu madde asıl kafamızı güzel yapan şey. Diğer ülkelerde marihuananın içindeki bu oran %7.5'ken, Hollanda'dakiler %15-18 arasındaymış ve haşlarda ise bu oran %19 oluyormuş. Yağı ne kadar uzun süre pişirirseniz bu THC ottan yağa o kadar çok geçebiliyor. 

Peki ne kadar esrar kullanmalı? Bu tamamen sizin alışkanlığınıza, ne kadar sık esrar içtiğinize ve de ne kadar kafa olmak istediğinize göre değişir. Ben ilk space kek yediğimde, ki herhalde 0.1-0.2 gram vardır içinde, tüm gece kustum, üşüdüm ve kafam iyi olmadı. Sadece çok kötü hastalandım. Bu olay tam 5 yıl önce bu gün yaşanmıştı :) Daha sonra 0.2 gramlık yedim sadece biraz daha fazla güldüm ama yine kafam güzel diyemezdim. Tabi ki de bu etkiler, kekin içine koydukları esrarın ne kadar kuvvetli olduğuna göre de değişir, çünkü space keki bazı coffeeshoplar haştan bazılar ise marihuanadan yapıyorlar. Ben bugün çok da risk almayıp kişi başı 0.25 gram düşecek kadar haş koydum. 

Nasıl pişireceğimize gelince... Yapmak istediğiniz kek yada kurabiyenin tarifindeki kadar yağı benmari usulü eriteceğiz. Kaynar suyu koyduğumuz kabı ocağa alıp altını en düşükte açıyoruz. Üstüne yağı koyduğumuz kabı yerleştiriyoruz ve kap kesinlikle kaynar suya değmesin. Yağ tamamen eriyince de otumuzu içine ekliyoruz. Artık ocak en kısıkta, beklemeye başlıyoruz. Saatte bir kere hafifçe karıştırsanız yeterli olacaktır. Alt kabın suyu bitmeye yakın oldukça tekrar kaynar su ekleyebilirsiniz. 

Şimdi sıra süzme işleminde. Tülbent yada kağıt kahve filtresi gibi bir şey ile yağın içindeki otu veya haşı süzüp kaba alabilirsiniz. Ben resimdeki gibi yaptım. Fazla yaptıysanız ve saklayacaksanız da buzdolabına koymadan önce biraz dışarda soğumaya bırakmayı unutmayın. Yağ donunca çok güzel yeşil bir renk alıyor. 

Bu arada benim browniler aşağıda, baya da güzel oldu sanki... Şimdiden iyi eğlenceler dilerken, bu yazıyı yazarken kendimi biraz Heisenberg gibi hissetmedim desem yalan olur. Mutlu Yıllar!

Devamını oku »

25 Aralık 2015 Cuma

Noel Pazarları Bahane, Kızlar Haftasonu Şahane!

Bugün Noel! Bizim adetlerimizde noel var ya da yok umrumda değil, burada yaşıyorsam ve tatilse bu benim noeli sevmem için onlarca sebepten biridir. Diğer sebepler ise harika noel ruhu ile geliyor. Her yer ışıl ışıl, rengarenk, insanlar heyecanlı ve hediyeler her yerde.


Hollanda'da noel pazarları küçük ve çirkin olsa da Almanya'daki harika noel pazarları haftasonu kaçamağı için bizi çağırıyordu. Oki ile planımızı yaptık, biletlerimizi aldık ve Köln'ün meşhur noel pazarları için heyecanlanmaya başladık. Sonra bir gün Oki aradı ve Köln'e gideceğimiz cumartesi işe gitmesi gerektiğini söyledi. İyi ki o sırada Res'in evinde oturup şarap içiyordum ve telefonu kapatıp Res'e Köln'deki noel pazarları bahanesi ile "Girls Weekend" yapmak ister mi diye sordum. Noel heyecanı ve memleket hasreti depreşen Res hemen biletini aldı ve ben başladım: "Jingle bells, jingle bells, jingle all the way..." 

Beklenen haftasonu geldi. Sabah 8'de, Res ile trenimize bindik. Yerimiz mükemmeldi, hani Harry Potter filmindeki trende kabinler var ya işte bizim de öyle bir kabinimiz vardı. Hemen 2 gün önce aldığım selfie çubuğumu çıkardım ve Köln'e gitmeden nasıl kullanacağımızı öğrenmeye koyulduk. Res bu arada bir şişe prosecco (köpüklü İtalyan şarabı) çıkardı ve "Açmak ister misin?" dedi. Saate baktım, sabah 8 buçuktu, bir dumur oldum. Almanla tatil demek, içmeye sabahtan başlamak demekmiş. Başta bu saatte içemem desem de sonra dayanmayıp 9'da şişeyi açtık ve gazoz gibi içtik. Bir yandan dedikodu, bir yandan selfie çekmece derken, biraz da çakır keyif, bir baktık ki Köln'e gelmişiz.

Günün ilk ışıklarıyla proseccolarını yudumlayan biz...
Köln Katedrali tren istasyonundan çıktığımız gibi bizi görkemi ile karşıladı. Katedrali, Katolik biriyle gezerek bakın neler öğrendim: Her şeyin 3, 4 ve 7 gibi kutsal sayılara göre inşa edildiğini, katedrallere tepeden bakıldığında haç şeklinde olduğu, mozaiklerdeki resimlerin anlamlarını ve mumluklara (bizim kapı süsü olarak kullandığımız yuvarlak çam ağacından olan şeye benzer mumluklar) noelden 4 hafta önce başlayarak her hafta bir mum koyarak bunun yakıldığını noelde de 4 tane mumun yandığını... Bu kadar bilgi yeter, Köln rehberi isteyenler buraya tıklasın bakalım...
İşte o mumluklar...

Gelelim işin eğlenceli yanına. Christmas market'te glühwein, romlu sıcak çikolata, bal şarabı, romlu eggnog (bunun Türkçe'de karşılığı varsa yorumlarda paylaşırsanız sevinirim) için, yanında da zencefilli kek, zencefilli kurabiye, çikolata, kestane kebap, elma püresi ile yenilen patates mücveri ve benim uğruna öldüğüm marzipanlardan (badem ezmesi) yiyin. Bir de içecekler her noel pazarında farklı fincanlarda veriliyor. Benim favorim Köln Altstadt (eski şehir) ve Neumarkt (yeni şehir) meydanlarında verilen, üstünde Köln cinlerinin resimleri ve hikayeleri olan fincanlardı. İyiki Theresa yanımdaydı da bana tercüme etti bu hikayeleri ve ben de ayakkabıcı cinin fincanını aldım çünkü bu cin o kadar tatlıymış ki insanlar birbirini alnından öpebilsin diye topuklu ayakkabıları icat ediyor. Aşağıda belli başlı pazarları listeledim, bunların arasında gezmek için otobüsler geziyor ama hepsi birbirine o kadar yakın ki bilmiyorum gerek var mı otobüse. Bir de Hollanda'dan Köln ve Düsseldorf'taki noel pazarlarına günübirlik uygun fiyatlı (bu sene 20 eur idi) turlar düzenleniyor, sonra yok biz duymadık demeyin.
  1. Dom: Katedral'in meydanına kurulan pazar. En kalabalığıydı ve yürümek bile zordu. Glühwein kötüydü. Ufak bir sahne vardı, kısa kısa konserler veriliyordu. Standlar ise çok güzeldi.
  2. Altstadt: Burada buz pateni sahası kuruluyor. Burada selfie çubuğunu kullanmaya çalışırken sen dök elindeki güzelim romlu sıcak çikolatanı, hani farkında olmazsın o bir yandan dökülür ve sen farkettiğinde ise bardak çoktan boşalmıştır ya, sonra bir bakarsın bekarlığa vedaya gelmiş kostümlü Almanlar sana sırayla "High Five" yapıyorlar.
    Herşey bu selfie içindi. Res koptu, ben de fincanın dibinde kalanı içmeye çalışıyorum.
  3. Neumarkt: En güzeli burasıydı bence. Zaten melekler marketi demişler buraya. Işıklandırması, standları o kadar güzeldiki. Bir de bu pazarın karşısındaki Butlers mağazasına da uğrayın derim.
  4. Rudolfplatz: Burasının girişi de içi de çok hoştu. Zaten bu meydanın olduğu yer Köln'ün hipi mahallesi olan Belçika mahallesinde. Burada bot şeklinde fincanlarda şarap servis ediliyordu.
  5. Stadtgarten: Bu pazar şehir merkezinin biraz dışında genelde Kölnlüler'in gittiği bir pazardı ve bir gece önce Max Stark'ta (Köln'de yemek için en iyi adres, genelde Kölnlüler var ve herkes birbirini tanıyor) koyu bir muhabbet dalıp bize bira ısmarlayan amca burayı tavsiye etmeseydi biz de gitmezdik. Ancak iyi ki gitmişiz. En güzel içecek ve yiyecekler buradaydı. Bal şarabı kesinlikle denenmeli. 
İki gün boyunca Res ile yedik, içtik, çakır keyif dolaştık, bütün kırmızı ışıklarda Alman disiplini ile yeşili bekledik. Sonunda dönüş yolu için, tabi ki modumuz çakır keyif, trendeki yerimizi aldık. Çantam Oki'ye aldığım çikolatalar, marzipanlar ve zencefilli keklerle, telefonum ise selfielerle doldu taştı. Geçirdiğim bu haftasonu en güzel anılardan biri olarak hafızalara ve bloguma yazıldı...

Devamını oku »

5 Aralık 2015 Cumartesi

Amsterdam Gezilecek Yerler

Bu yazının vakti geleli çok olmuştu. Amsterdam'ın görülmesi gereken belli başlı meydanları, müzeleri ve mahallelerini listeledim. Ufak bir not: Şu ana kadar Amsterdam hakkında bir şeyler okumuşsanız yada şimdi okuyacaksanız, bol bol "plein" ile biten meydan isimleri görecekseniz. Hollandaca'da "meydan", "plein" demek, bu nedenle haritanızda, rehberlerde bolca karşılaşabilirsiniz.
  • Centraal Station: Amsterdam Merkez İstasyonu. Tren, otobüs, vapur, tramvay ve tabi ki bisiklet... Hepsi Centraal Station'da. Binanın güzelliğine hayran kalmamak elde değil.
  • Red Light District: Amsterdam'ın en merak edilen mahallesi. Detaylar için isme tıklayın. 
  • Dam Meydanı: Şehrin merkez meydanı. Kraliyet Sarayı, Yeni Kilise (Nieuwe Kerk), Madame Tussauds, Ulusal Anıt ve De Bijenkorf mağazası buradadır.
  • Bloemenmarkt: Laleleri ile ünlü Hollanda'nın çiçek pazarından lale soğanlarının yanı sıra bir çok hediyelik de bulabilirsiniz.
  • Rembrandtplein: Gece kulüpleri, kafeler, Booking.com'un binası ve Rembrant'ın heykeline ev sahipliği yapan şehrin en hareketli meydanlarından biri.
  • Leidseplein: Hele hava da güzelse Leidseplein'de oturup bira içmek süperdir. Bulldog Coffeeshop, Hard Rock Cafe ve Apple Store'u bu meydanda bulabilirsiniz.
  • Museumplein: Şu önünde fotoğraf çektirmeyeni dövdükleri "Iamsterdam" yazısı buradadır. Yemyeşil bir meydandır burası. Ben Türkiye'den gelen arkadaşlarımla burada buluşmayı tercih ediyorum çünkü bir kaç noktasında (giftshop, Van Gogh Müzesi) şifresiz, ücretsiz wifi bulunuyor. 
  • Van Gogh Müzesi: Dilimize "Van Gok" diye geçmiş, Hollandaca'da "Fan Hoh" (ama H'ler gırtlaktan, balgam çıkarır gibi) denilen meşhur kulağı kesik ressamımızın müzesi. Çok güzel bir müzedir, ben derim ki biletinizi internetten alın kuyruk beklemeyin. 
  • Rijksmuseum: Ulusal müzedir. "Iamsterdam" yazısının arkasındaki o görkemli binadır. Bence en az 4 saat ayrılması gerekilen müzedir. Rembrandt, Van Gogh başta olmak üzere bir çok Hollandalı sanatçının eserlerine ev sahipliği yapar. Bileti yine internetten alın.
  • Vondelpark: Şehrin en merkezdeki en büyük parkı. Hava güzelse mutlaka burada piknik yapın, bisiklete binin ve yürüyüş yapın. Museumplein'deki Albert Heijn marketinden şarap, peynir, ekmek ve meyve alıp tüm öğleden sonramı parkta geçirmeyi özledim...
  • Jordaan: Amsterdam'ın en güzel mahallelerinden biri. Kanallar ile çevrili bu mahallede Prinsengracht en büyük ve hareketli kanaldır. Dokuz küçük sokakçık anlamına gelen "De Negen Straatjes" ise cafeleri, dükkanları ve kanal manzarası ile turistlerin başlıca ziyaret ettiği yerlerden.
  • Anne Frank Müzesi: Kitabını okuyun, zaten incecik. Havaalanı yolunda, uçağı beklerken, uçakta okuyun bitiverir zaten. Sonra da gelin bu genç kızın İkinci Dünya Savaşı sırasında 2 yıl boyunca saklandığı bu evi ziyaret edin. Biletinizi mutlaka önceden alın, çünkü sıra inanılmaz oluyor!
  • Heineken Experience: Süper zevkli, hele ki arkadaş grubu ile ziyaret ederseniz çok eğlenirsiniz. Yine bileti internetten almakta fayda var.
  • Albert Cuypmarkt: Avrupa'nın en büyük pazarı. Hediyelik ve peynir almanın yanı sıra stroopwafel, poffertjes, kibbeling ve patat gibi Hollanda'nın geleneksel tatlarını taze taze yiyebilirsiniz.
  • Begijnhof: Burası bugün de rahibelerin yaşadığı eski Hollanda evlerini görebileceğiniz bir alan. Kalverstraat'tan (alışveriş caddesi) geçerken 5 dakikanızı ayırıp görmenizi tavsiye ederim. Girişini farketmek biraz dikkat gerektirebilir. Bu alanda ayrıca "Houten Huis" denilen 1425'te yapılmış Amsterdam'ın en eski evi bulunuyor. Bu evin diğer bir özelliği ise Amsterdam'da kalan iki ahşap evden biri olması. 
Belli başlı gezilecek yerler yukarıda saydıklarım. Bunun dışında fotoğraf severlere Foam ve Huis Marseille, çocuklu ailelere Artis Hayvanat Bahçesi ve NEMO'yu öneririm. Amsterdam Müzesi, ülkenin en büyük müzesi Tropen Museum ve film müzesi EYE ise hem büyüklerin hem de çocukların ilgisini çekebilecek müzelerden. Verzetsmuseum, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkede ve şehirde yaşananları anlatan, özellikle Junior kısmındaki savaş sırasında yaşamış dört çocuğun hikayesinin anlatıldığı kısım oldukça etkili. Modern sanatla ilgiliyseniz Stedelijk Museum'u da görülecek yerler listenize ekleyin. Hermitage Amsterdam, Houseboat Museum ve Het Scheepvaartmuseum (Gemicilik Müzesi) ziyaret edebileceğiniz diğer müzeler.
Devamını oku »

2 Aralık 2015 Çarşamba

Kuaför Meselesi

Bu yazıyı kuaförden yazıyorum. Elimde fotoğraf, cesaretimi topladım geldim. Bir yandan da kafamda şu düşünce hakim: "Haftaya Türkiye'ye gidiyorum, en kötü orda düzelttiririm". Aslında hep Türkiye'de kestiririm diye düşünmüştüm ama sonra sayılı günümü kuaförde harcamak istemediğime karar verdim. Bakalım ne olacak...

Bilindiği gibi Avrupa'da işçilik gerektiren şeyler pahalı. O nedenle kuaförler ucuz değil, saçını kendin kesmek de oldukça yaygın. Kuaförler sadece saç işlerine bakıyor. Manikür pedikür için başka, kıl tüy işleri için de daha başka mekanlar var. Son olarak da kadın erkek diye bir ayrım yok, herkes aynı kuaföre geliyor. 

Hollanda'da Brainwash diye bir kuaförler zinciri var. İsmine tıklarsanız websitesi hemencecik açılacak. Burada şu an yıkama ve kesime 16,50 euro vericem, fön de istersen 5 euro daha ekliyorlar. Diğer kuaförleri sorarsanız kesim ortalama 50 euro diye duydum. Bu Brainwash neden mi ucuz? Randevusuz çalışıyorlar ve genelde 1 saat beklemek zorunda kalıyorsunuz. Makineden ücretsiz kahvemi aldım, ücretsiz wifi da var, oturdum bu yazıyı yazarak gerginliğimi atmaya çalışıyorum. Brainwash'ın diğer güzel bir özelliği ise her gün hizmet vermesi ve akşamları 9'a kadar açık olması. Ayrıca kaliteli ürünler kullanıyorlar. Brainwash'tan başka bir de Türkiye'de de yaygınlaşmaya başlayan kuaförlük öğrencilerinin çalıştığı kuaförler var, onlar da uygun fiyatlı. Tercih eder misiniz bilmem. 

Bu arada önümdeki kadının saçı çok çirkin oldu ya, gerçi kestirmeden önce de çirkindi. Hani Türkiye'de kuaför der ya "sana şu yakışır, bu yakışmaz" yada fikir verir "şurasını şöyle yaparsak daha iyi olur" diye. Burda kimse kimseye karışıp yargılamadığı için de fikir verme olaylarına girmiyorlar. Belki o yüzden güzel olmuyordur, bilmiyorum. Birazdan sıra bende, iyice gerildim...

Saçım kesildi. Kesen kızın da ilk aşkı Türkmüş. Anlattı da anlattı, hayatının aşkı diye düşünmüş, 5 yıl aşıkmış, 2 yıl önce ayrılmış çünkü çocuk kızı ailesinden gizlemiş, kız gidip kalamıyormuş onların evinde falan filan... Bir de diyor sen burda mı öğrendin İngilizce'yi, nasıl böyle iyi konuşuyorsun. Dedim Türkiye'de iyi eğitimli herkes konuşabiliyor. Hollandaca konuştuğumu duyunca da şaşırdı. Sonra Ramazan, Kurban dedi; ben herkesin Türkiye'de çok inançlı olduğunu düşünüyordum dedi. Dedim yarı yarıya diyebiliriz. Kısacası, zavallı Hollandalı kız pek bi şok oldu, Türkler hakkında aklındaki resim biraz değişti galiba. Heee saçım nasıl mı oldu, burada kat nedir bilmiyorlar. Ama fena olmadı diyebilirim ve Brainwash'u tavsiye ederim.
Devamını oku »

27 Kasım 2015 Cuma

Hollanda'ya Alışmak Vol.2

Bu yazının ilkini yazmamın üstünden 6 ay geçmiş. İşin garibi, bu dönemde burayı ziyarete gelen arkadaşlarımızın şaşırdığı çoğu şeye, bizim şaşırmamaya başlamış olmamız. Bu nedenle galiba bu yazı daha da geciktirirsem yazacak bir şeyler bulmakta daha çok zorlanacağım. O nedenle işe koyuluyorum, buyrun size yeni liste.
  1. Hollandalı satıcıların gözü tok olması. Mesela "bisikletim bu aralar daha zor duruyor, fren yada lastiklerimi değiştirmeli miyim?" diye sorup bisikletçinin benden en az 50 eur kazanma ihtimali varken, "hayır herşey yolunda, yağmurda böyle olması normal" demesi.
  2. Hava durumu saatlik, 3 saatlik, günlük veya haftalık olarak tahmin eden en az 3 hava durumu uygulamasının herkesin telefonlarında bulunması.
  3. Amerika'da bir, Türkiye'de iki kere yanaktan öperken, Hollanda'da üç kere yanaktan öpmek.
  4. "Sporuma, sosyal hayatıma veya çocuğuma yeterince zaman ayıramıyorum" deyip çoğu kişinin yarı zamanlı çalışması.
  5. 36 numara ayakkabı bulunca altın bulmuşçasına sevinmek.
  6. Sesli bir şekilde burun silmek.
  7. En kötü sözün "Kanser ol" demek olması. Hakaret olarak ise "asosyal" tarzı kelimeler kullanılması. Üzgünüm kırocanlar ama burada kadınlara haraket için kullandığınız "o..." kelimesi veya erkeklere söylediğiniz "ibne, homo" gibi kelimeleri yada her cümlenizin sonuna eklediğiniz "a... koyyımmm" lafları sökmez.
  8. İlkokul çocuklarının sizden iyi bisiklet kullanması.
  9. Dilenci olmaması.
  10. Sokak hayvanı olmaması ve barınaklardaki ilginin süper olması.
  11. Restoranların (hatta Dominos bile) ortalama 4'te açılması.
  12. Öğlen sıcak yemek yememek ve herkesin sandviçini yanında taşıması.
  13. Gençten yaşlıya, profesörden temizlik görevlisine herkesin mükemmel İngilizce konuşması.
  14. Birisine hediyesini verirken yanında fişini de vermek. Çünkü değişim kartı diye bir şey burada yok ve eğer fişini vermezseniz, verir misin diye isteyebilirler.
  15. Saç kesiminizi beğenmezlerse kötü olduğunu direkt söylerler ve kendilerinin direkt olmalarınla gurur duyarlar. Ancak Hollandalı olmayanlar bu davranışlarını direkt olmak değil, kaba olmak diye adlandırırlar. 
  16. Türkiye'deki "Alman usulü" lafının aslında Avrupa'da Hollandalılar'ın pintiliğinden dolayı "Dutch style" yada "Going Dutch" olarak bilinmesi.
  17. Bebekler ağlamaktan kıpkırmızı olsa bile ebeveynlerin veya bakıcıların ilgi göstermemesi.
  18. Emzirmeye karşı çıkmaları ve emzirenleri yargılamaları.
  19. Yaz-kış her hafta ayrı bir aktivite veya festival düzenlenmesi.
  20. Sabahın 6'sı olsun, yağmur yağsın, derece sıfırın altında olsun parkların ve sokakların koşan insanlarla dolu olması.
Devamını oku »

25 Kasım 2015 Çarşamba

Burası "Harlem" değil "Haarlem"

Haarlem deyince aklına Amerika gelenler parmak kaldırsın! Peki o aklınıza gelen Harlem'in adının Hollanda'daki Haarlem'den geldiğini söylesem... Hikaye kısaca şöyle: New York'u Hollandalılar keşfediyor, adını da New Amsterdam koyuyor. Sonra bizim Hollandalılar gidiyor şehri İngilizler'e satmak zorunda kalıyor. İngilizler de adını New York olarak değiştiriyorlar ama semtlerin adlarıyla pek oynamıyorlar. Harlem de o nedenle aynı kalıyor. Ancak New York'taki Harlem'in pek de iyi olmayan ünü, sizi Hollanda'daki Haarlem konusunda bir önyargı içine sokmasın. Haarlem tasarım butikleri, kafeleri, güzel evleri, nehir manzarası, yeldeğirmeni, şehir meydanı, kilisesi, müzeleri ile bana göre Hollanda'nın en şık şehri. 

Nasıl Gidilir? 
Amsterdam Centraal Station'dan trenler ile ortalama 15 dakikada, arabayla ise yarım saatte Haarlem’e ulaşabilirsiniz. Kondisyonuna güvenenler için ise yaz aylarında Amsterdam'dan 1,5 saatlik bir yolculuk ile Haarlem'e ulaşabilirsiniz. 

Nereleri Görmeli?
Haarlem şehir olarak evleri, nehri, sokakları ve şirin dükkanları ile çok güzel bir şehir. Aşağıdaki listedekileri görmenin yanı sıra, sokaklar arasında gezmeye de mutlaka zaman ayırın.
  • Grote Markt: Her Avrupa şehrinde olduğu gibi burada da bir şehir meydanı olmazsa olmaz. Haarlem'e aralık ayında gidecekler için, her sene aralık ortasında bu meydanda kurulan Noel pazarına zaman ayırmalarını tavsiye ederim.
    St Bavo ve Vleeshal
  • St. Bavo Kilisesi: Grote Markt'taki bu görkemli kiliseyi görmemenize imkan yok. İçerisini gezmek isterseniz, giriş ücreti 2,50 eur. 
  • Vleeshal veya De Hallen: Yine Grote Markt'ta göreceğiniz tuğladan yapılmış, eski görkemli bina aslında et haliymiş. Bugün ise modern sanatlar müzesi olarak hizmet veriyor.
  • Spaarne Nehri: Haarlem'in içinden geçen bu nehir manzarasını görmeden olmaz.
  • Teylers Müzesi: Hollanda'nın en eski müzesi, Spaarne nehrinin kenarında kendini belli ediyor. Çok ilgi çekici ve gezmekten sıkılmayacağınız bir müze. Kalıcı ve dönemsel sergiler hakkında detaylı bilgi websitesinde var, isme tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Frans Hal Müzesi
  • Frans Hal Müzesi: Hollanda'nın altın çağından bu yana Haarlem'in ne kadar önemli bir şehir olduğunu bu müze ile görebilirsiniz. Ayrıca çocuklu aileler için de güzel bir aktivite.
  • Corrie ten Boomhuis: Bu ev İkinci Dünya Savaşı'nda sığınma amacı ile kullanılmış ve 800 kişinin (tahmini) hayatını kurtarmıştır. Evi ziyaret etmek için 2,50 eur gibi bir bağış yapmanız gerekiyor.
  • "De Adriaan" Yeldeğirmeni: Ziyaretçilere açık sayılı yeldeğirmenlerinden biri. Fotoğraflamak için nehrin karşı tarafına geçmenizi tavsiye ederim.
  • Amsterdamse Poort: Haarlem'in eski şehir kapısı. Gidin, görün, fotoğrafını çekin. Gerçekten Orta Çağ'da gibi hissedeceksiniz.
Ne Yenir İçilir:
Eskiden kilise, günümüzde ise bira fabrikası olan Jopenkerk'te bira içilir, yemek yenir ve mutlu mesut mekandan ayrılınır. Hava güzelse Cafe de Vijfhoek'un terası tek geçilir. Atıştırmalıklar ve kahve için ise Wolkers, Bagels&Beans ve Mogador (tavandaki bisiklete dikkat) tavsiye edilir. "İtalyan mutfağı candır" diyenler ise Woodstone Pizza and Wine veya De Pizzabakkers'a (nakit kabul etmiyor, kredikartı yada banka kartı ile ödeme yapabilirsiniz) uğrayabilirler. 

Spaarne Nehri ve Teylers Müzesi

Devamını oku »

20 Kasım 2015 Cuma

Baklava Şehri Gaziantep

Çok severim Gaziantep'i. Kim sevmez ki? Şehirlerin en fıstığı! Başlığı baklava koymamın nedeni ise, buradaki yabancı arkadaşlarıma Gaziantep'i "Baklava City" olarak anlatmam, daha baklavanın ne olduğunu bilmeyeni görmedim :) 

Nasıl gidilir?
Ulaşım gayet kolay. Uçaklar gayet sık, fiyatlar da biraz önceden planlarsanız gayet uygun. Araba parketmek merkezde biraz sorun olabiliyor. Havaalanından Havaş var, şehir içinde de biraz yürüyün, o kadar götürceksin baklavaları lahmacunları, az da erit. 

Nerede kalınır?
Ben her gittiğimde konaklarda kalmaya çalışıyorum ve fiyatları da yüksek değil. İmam Çağdaş en merkezi yerlerden. Eğer burayı referans alıp otelinizi buraya yürüme mesafesinde ayarlarsanız çok rahat edersiniz. Programınızın yoğunluğuna göre değişse de Gaziantep'i gezmek için 2 gün yeterli olacaktır.

Nereleri görmeli?
  • Zeugma Mozaik Müzesi: Memleketimin gururu sayılabilecek modernlikte ferahlıkta bir müze. Kesin gidin, çok çok güzel. Çingene Kızı'nı görün. Merkezden minibüse atlayın önünde ineceksiniz. Aç karnına gidin. Nedenini "Ne yenir içilir" kısmında anlatacağım.
  • Gaziantep Kalesi: Manzarası güzel, içi gezilebiliyor ve Kurtuluş Savaşı'nın canlandırması bulunuyor.
  • Gaziantep Hayvanat Bahçesi: Özellikle çocuklu aileler burada güzel zaman geçirebilir. Çok başarılıdır.
  • Zincirli Bedesten: Antep'in en sevdiğim yeri. Ufak bir Kapalı Çarşı.
  • Bakırcılar Çarşısı: Hiç bir şey almasanız bile içinden geçin, bakır ustalarını izleyin.
  • Elmacı Pazarı: Tabiki de Gaziantepliler Almacı diyor, nar ekşisine nar eşkisi diyorlar. Burası da Mısır Çarşısı'nın ufağı gibi.
  • Bayazhan Kent Müzesi: Zeugma'yı gördükten sonra çok da ziyaret edilmesi şart olmayan bir müze bence. Ama Bayazhan'a gidin. Avlusundaki restoranda akşam yemeğinizi yiyin.
  • Emine Göğüş Mutfak Müzesi: Bir 15 dakikanız varsa uğrayın. Giriş ücreti de 3 TL'ydi ben gittiğimde. Hem eski bir Antep evini görme şansını yakalarsınız, hem de aileler nasıl yaşıyormuş biraz fikir sahibi olabilirsiniz. İsminde mutfak geçmesine aldırmayın.
  • Medusa Cam Eserler Müzesi: Burası da hızlı gezilebilecek ve yine giriş ücreti ben ordayken 3 TL olan bir müze. Varsa bir yarım saatiniz uğrayın bence.
Ne yenir içilir?
Bu bir gurme turudur, Antep'ten dönerken pantolonunuzun üst düğmesini açmak serbesttir. Ne nerede yenir, aşağıda yazdim. Not alabilirsiniz.
  • Baklava: Baklava için en bilinen iki adres Koçak ve İmam Çağdaş. Ben Koçak'ın ortamını ve çalışanlarının tavrını sevmediğimden İmam Çağdaş'ı tek geçerim. Bir de Zeki İnal var ki şöbiyeti dillere destan. Fıstıklı kurabiyeleri hepsinin çok güzel. Yanınızda götürmelik mutlaka kuru baklava alın, diğerleri bir kaç güne şekerleniyor.
  • Katmer: Bak çok canım çekti şimdi bunu yazarken. Baklavayı pek sevmem ama katmere ölür biterim. Zekeriya Usta en bilinen katmerci, bu işin ustası. Sabah erken gidin, 13.00'da kapatıyor amcam dükkanı. Bir de Gaziantep'in Orkide Pastanesi var ki her şeyi mi güzel olur adamların. Kahvaltısı zaten ünlüdür, katmeri taş fırında yapmıyor diye biliyorum ama yine de benim çok hoşuma gidiyor. Tabi zevk meselesi... Fiyatları normalin üstünde gelebilir ancak porsiyonları gayet büyük, bir katmeri iki hatta üç kişi yiyebilirsiniz.
  • Ciğer: Ali Haydar amcanın özenle hazırladığı ciğerleri çok meşhur. İlk Antep ziyaretimizde kaldığımız konağın sahibi anlattı. Bu adam sabahın 5'i gibi açarmış dükkanı, 7 gibi de bitermiş o ciğerler kaparmış dükkanı. Gidermiş et ve balık pazarına yeni taze ciğerlerden alırmış. Bunların her birini aynı boyda olacak şekilde küp küp kesermiş ve şişe koyarmış. Ciğerin kenarları daha ince diye onlar kalite kontrolden geçemeyip kavurma tavasında yerini alıyormuş. Pazartesi kapalıymış çünkü pazar günü et ve balık pazarı kapalı oluyormuş. Yeri Gaziantep Kalesi'nin alt tarafında, biraz garip bir yeri var. Bir de bu amcam kafasına esiyormuş bazen dükkanı günlerce açmıyormuş. Üzülmeyin Ciğerci Mustafa Kemal de şehrin olmazsa olmaz mekanlarından.
  • Küşleme: Küşleme yazdığıma bakmayın şimdi size bir adres vericem, adamın salatası bile efsane. Kebapçı Halil Usta! Burası Zeugma Müzesi'nin bir kaç sokak arkasında. Giderken mahalle garip gelebilir ama korkmayın gidin. Zeugma'ya aç gidin ve mutlaka Halil Usta'ya da uğrayın. Küşlemesi menüdeki en bomba şey. 
  • Kebap: Kebapçı Halil Usta'dan başka, İmam Çağdaş'ın da kebapları çok meşhurdur. Bu İmam Çağdaş şehrin simgesi gibi bir şey olmuş ve bence ününün hakkını veriyor. Lahmacunları da, Ali Nazik'i de çok meşhur.
  • Beyran: İçmedim, kokusundan bile rahatsız oldum ama Oki sevdiği için buraya yazmayı bir borç bildim. Sabah kahvaltı niyetine içilen bu çorba için Metanet Lokantasına marş marş...
  • Ev Yemekleri: İçli köfteler, çorbalar, dolmalar... En bilinen adres Aşina ama hiç tavsiye etmiyorum. Bir de Bayazhan var. Burası hem kebap, hem Antep ev yemekleri servis eden alköllü hoş bir mekan. Meyhane ve restoran olarak hanın avlusunda hizmet veriyorlar. Fasılı mı dersiniz, rakısı mı derseniz hepsi Bayazhan'da!
  • Kahve: Antep'e gidip de Tahmis Kahvesi'nde menengiç kahvesi eşliğinde okeye dönmeden, mars etmeden dönmek olmaz. Benim Antep'te akşamlarımı geçirmek için en sevdiğim mekan. Yazın terasında, kışınsa içeri de sobanın yanında... Ohhh mis...
  • Kahke: Bir çeşit kurabiye. Ben pek sevmesem de meşhur. Bir blogger olarak buraya not düşmeyi bir borç bildim.

Ne alınır?
  • Salça: İlk Antep ziyaretimde yine kaldığımız konağın sahibinin tavsiyesi ile Saçıbeyaz'ın salçaları ile tanıştım. Ev yapımı domates salçasını, otur kaşık kaşık ye. Biber salçası da domatesin hiç gerisinde kalmıyor. Ben bu salçaları Amsterdam'a taşıdım hey hey hey. Bu sene eylül başında aradım adamları dediler ki "Abla yeni salçalar kuruyor, yollayamam" yani öyle de dürüstler. Almacı (yada Elmacı) Pazarı'nda dükkanlarını görebilirsiniz.
  • Baharat: İpek pul biber, isot yine hep Saçıbeyaz'dan. Onları da taşıdım valla taaa buralara...
  • Bakır ürünler: Menemenlik bir bakır tas mı alırsınız yoksa Tahmis Kahvesi'nden aldığınız menengiç kahvesini pişirmek için çezve mi alırsınız bilmem ama Bakırcılar Çarşısı'ndan hepsini bulabilirsiniz. Gerçek bakır olduğundan emin olun.
  • Antepfıstığı: Saydığım baklavacılardan da alabilirsiniz, Almacı Pazarı'ndan da.
  • Yarı Değerli Taşlar: Her gittiğimde kendimi kaptırıp aldığım taştan rengarenk hatta ton ton kolyelerimi Zincirli Bedesten'den aldım. Bunları tesbih olarak da çokça satıyorlar.
  • Sedefli Ürünler: Biraz cep yaktıklarından, biraz da sevmediğimden olsa gerek ben almadım. Ancak sedef ile süslenmiş bir çok ürünü Bakırcılar Çarşısı'nda bulabilirsiniz.
  • Kumaş: İpek Yolu geçer de ipek kumaş satılmaz mı? Yemeni ve kutnular çeşit çeşit.
  • Deri Ürünler: Rengarenk çarıklar benim favorim. Daha modern ürünler de dükkanlarda sizi bekliyor.
  • Kurutulmuş Sebzeler: Kuru patlıcanı, biberi, bamyası, kabağı... Artık aklına ne gelirse Almacı Pazarı'ndan bavula doldur.
  • Çingene Kız Magneti: Zeugma müzesinin en meşhur eserinin magnetini almadan dönmeyin. Fotoğrafının çekilmesi yasak bari magneti olsun.
Son Notlar:
  • Konaklar akşamları biraz serin olabiliyor, kalın pijama götürmek de fayda var.
  • Her mevsim gidilip, alışveriş yapılıp, yenip içilip dönülebilir. Haftasonunu geçirmek için Türkiye'nin en iyi adreslerinden biri.
  • Bazı mekanların isimleri başka renk ya, işte siz hemencecik tıklayabilin diye ben onlara link koydum. Korkmadan tıklayabilirsiniz.
  • Valla ben Antep'i gezmeye doyamam. Salçalarına, baharatlarına, kahve ve yemeklerine ise hiç doyamam. Almışım zaten kilocukları, yarın spor salonuna başlıyorum. Yine de beni ziyarete gelirken fıstıklı kurabiye olsun, salça olsun getirirseniz hayır demem :)
Devamını oku »

18 Kasım 2015 Çarşamba

Biraz da Klasik Müzik...

Haftanın ev sevdiğim zamanı geldi... Her çarşamba öğlen 12.30'da Museumplein'deki konser binasında (Het Concertgebouw) ücretsiz klasik müzik konserleri oluyor ve ben bu öğlenleri iple çekiyorum.

Bugün de bisikletime atladım, geldim. Biletleri dağıtmaya 11.30'da başlıyorlar ve turistlerin yoğun ilgisi nedeniyle öncesinde sıra oluyor. Ben 11.40 gibi geliyorum ve sıra bitmiş oluyor, daha geç de gelinebilir ancak bilet kalmama riski var, çünkü salonun kapasitesi 450 kişi. Neyse, bugün de aldım biletimi oturdum kenara, salona almalarını beklerken bu postu yazıyorum :)

Konser binasının iki salonu var ve bu konserler küçükte oluyor, ayda bir kez de büyük salonda orkestranın provasını izleyebiliyorsunuz. Bu arada konserleri bazen cuma öğlene de alabiliyorlar, gitmek isterseniz mutlaka Concertgebouw'un sitesinden programına göz atın. Konserler yarım saat sürüyor. 

Konser çıkışları ise mutlaka konser binasının ışıl ışıl kafesinde bir kahve içiyorum. Kahveleri de kafenin kendisi kadar güzel. Bazen bilgisayarım oluyor yanımda photoshop yapıyorum veya bloguma post yazıyorum, bazen bugünkü gibi kitabımla geliyorum, bazen de yanımda bir arkadaşım oluyor ve muhabbet tatlı gelip saatin nasıl geçtiğini farketmiyorum.

Bu arada balkondaki yerimi aldım. Salon 450 kişinin uğultusuyla çalkalanıyor. Birazdan ışıklar azalacak ve bu kadar insan büyük bir saygıyla çıt bile çıkarmayacak. Bekliyorum, bekliyooorummmm veeeee TIP! 



Devamını oku »

12 Kasım 2015 Perşembe

Bir Sütyen Hikayesi

Bir gün bir Türk, bir Alman, bir Fransız kadın yine Hollandaca kursundaymış. Kıyafetlerin Hollandaca'larını öğreniyorlarmış. "Beha"nın sütyen demek olduğunu söylemiş öğretmenleri. Alman olan Almanca'da da "BH" oldugunu soylemis. Zaten çoğu kelimenin Almanca ve Hollandaca'da benzer olduğunu bilen Türk bu duruma pek şaşırmamış, sadece BH'nin neyin kısaltması olduğunu merak edip arkadaşına sormuş. Alman demiş "Büstenhalter", Türkçe'de "Büst Taşıyıcı" gibi bir anlamı oluyormuş. Bu konuşmaya kulak misafiri olan Fransız, kendilerinin de aynı mantıktan yola çıkarak sütyene "Soutien gorge" dediklerini söylemiş. Türk bunu doyunca şok olmuş çünkü Fransız arkadaşı biraz önce yukarıdaki kelimeyi "Sütyen Gorj" şeklinde telaffuz etmiş. Bizim zavallı Türk ömrü boyunca sütyenin süt kelimesinden türediğini düşünürken, görmüş ki bu kelime de Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş. 

Dil kursu bitmiş, Türk evine gelmiş. Bir yandan akşamki bir Yunan, bir Fransız, bir Alman, bir İtalyan, bir Amerikalı, bir Kanadalı ve bir Türk'ten oluşan grup yemeğine kuru patlıcan dolmalarını yetiştirmeye çalışırken demiş ki dolmaları yakma pahasına da olsa bu bilgiyi insanoğlu ile paylaşmalıyım. 

Bu yazı yazılırken 24 adet kuru patlıcan dolması yanmıştır...
Devamını oku »

9 Kasım 2015 Pazartesi

Sonbahar'ın En Güzel Hali: Yedigöller

Aslında bu yazım da Gay Pride yazım gibim fotoğraflarla dolu olsun isterdim ancak ülke değiştirme sırasında bir tane harddiskimiz kaybolmuştu ve ben de düzenli olsun mantığı ile her Yedigöller'e gittiğimde çektiğim fotoğraflarını tek dosyada oraya koymuşum. Belki çıkar bir yerlerden, umudumu kaybetmek istemiyorum ama şimdilik Facebook'taki bir kaç fotoğrafla idare edeceğim. İlk olarak da Oki'nin çektiği "Beliz ve Sonbahar" isimli fotoğrafı koyayım :) 

Gelelim Yedigöller gezi rehberimize...
Yedigöller Milli Parkı sonbaharda sarı ve kırmızının her tonunu görebileceğiniz, fotoğrafçıların gözbebeği bir cennet. Adından da anlaşılacağı gibi parkta yedi tane göl vardır. İsimleri sırasıyla; Seringöl, Büyükgöl, Deringöl, Kurugöl, Nazlıgöl, İncegöl, Sazlıgöl'dür.

Nasıl Gidilir?
Yedigöller Milli Parkına ulaşmak çok da kolay değildi ve ben olmamasını yeğlerdim ki o cennetimizi de günübirlik piknikçiler ile kaybetmeyelim. Ancak gel gör ki tam Yedigöller'in en çok ziyaret edildiği mevsim olan sonbahardan önce Bolu merkezden gidilen yolu mis gibi asfaltlamışlar. Bu yolu Ankara'dan da İstanbul'dan da gelenler kullanabilir. İstanbul'dan gelenler ayrıca Yığılca yolunu da kullanabilirler, bu yol hala çetrefilli. Bir de iki yol için de arabayı kullanan kişinin acemi olmamasını tavsiye ederim çünkü yollar hala çok virajlı ve tek şerit. Eğer gece kalmayacaksanız da hava kararmadan dönüş yoluna koyulun. Kendi arabasıyla gelmek istemeyenler ise sonbaharda tur şirketlerince sürekli düzenlenen kamplı veya günübirlik Yedigöller turlarına katılabilirler. Benim Karadeniz için vazgeçilmezim Bukla Tur.  Deep Nature'ın da iyi olduğunu biliyorum.



Ne Zaman Gidilir?
Tabiki de sonbaharda! Özellikle Ekim diye düşünüyorum. Eylülde yapraklar sararsa da Ekim, Kasım gibi göller ve yerler dökülen yapraklarla kaplanıyor ve toprak nerde bitiyor göl nerde başlıyor belli olmuyor. Aşağıdaki fotoğraf mesela gölün üstü. Süper ötesi! 




Nerede Kalınır?
Yedigöller Milli Parkı'nda çadır kampı dışında konaklanılabilecek bungalovlar da mevcut ancak hiç müsait olmazlar. Yani konaklayacaksanız çadırı tek seçenek olarak düşünebilirsiniz. Tuvaletler son gittiğimde düzeltilmişti ve gayet temizdi. Yine de ben olsam çantama sabunumu, tuvalet kağıdımı koyarım; ne olur ne olmaz...




Ne yapılır?
Fotoğraf makinesi elde trekking'e başlanır, gölleri şelaleyi göreyim derken saatler geçer. Sonra mangal alanına dönülür, mangal yakılır. Sucuk ekmekler afiyetle yenir, üstüne termostaki sıcacık çaydan da içilir. Offf daha ne olsun? 
Yanınızda su, yiyecek, mangal kömürü (mangal orda var, taşımanıza gerek yok), fotoğraftaki gibi mangal teli ve tabi ki tripodunuzu, fotoğraf makinenizi ve geniş açılı lensinizi unutmayın. 
Gece kalacaklar gece yıldızları yada sabah gün doğumunu fotoğraflayabilirler.

Son olarak akşamları serin olduğunu ve benim gittiğim zaman 3G'nin de (artık Türkiye kaç G'de ben anlayamıyorum, ondan ülkeden ayrıldığımda kaçsa onu söylüyorum) hatta telefonun da çok çekmediğini belirtiyim. Huzur dolmanız dileğiyle...
Devamını oku »

26 Ekim 2015 Pazartesi

Hollanda Peynirleri için Sözlük

Dün markette şunu farkettim; burada yaşayan ve biraz Hollandaca bilen biri olarak bile hala peynir alırken yeni bir şey görüp "Bu da ne, ne farkı var diğerinden" diyorsam, peynir almak isteyen her arkadaşımın "Hangisini alacağız" diye kafalarının karışıp bana sormaları çok normal. Ben de en azından en çok görebileceğiniz kelimeleri içeren bir Hollanda peynirleri rehberi hazırlamaya çalıştım. 

Hollanda'da peynirlerin isimlerini üretildikleri şehirden (artık siz şehir mi dersiniz, kasaba mı, köy mü bilmem ama bence köy) alıyor. Gouda, Edam, Maasdam, Delft ve Leidse bunların en bilinenleri. Gouda açık ara farkla en bilinen ve sevilen. Edam'ı sevmemekle birlikte, Maasdam'ı da şahsen pek bi severim, böyle delikli delikli İsviçre peynirine benzer. Leidse içine kimyon koydukları ve Delft ise içinde mavi küfler olan peynirler. 

Şehirleri bitirdiğimize göre gelelim etiketin üstünde göreceğiniz kelimelere... İlk bilmeniz gereken kelime "Kaas: Peynir". Bundan başka "Geiten: Keçi" kelimesini görebilirsiniz. Zaten keçi peynirleri beyaz renkleri ile kendilerini rafta belli ediyorlar. Genelde "48+" olarak göreceğiniz rakam ise peynirin yağ oranı, 48+ ise %25 yağa denk geliyor. 

Sıra geldi aklı en çok karıştıran peynirin yaşını anlatan kelimelere. Ben gencinden yaşlısına sıralıyorum.
  • Gras: Aslında çim demek. Hiç yaşlandırılmamış peynir.
  • Jonge: Genç demek. 4 haftalık
  • Jong Belegen: 8-10 haftalık
  • Belegen: Olgun demek. 4-5 aylık
  • Extra Belegen: 7-8 aylık
  • Oude: Eski demek. 10-12 aylık
  • Overjarig: 18 aydan eski peynirlere verilen ad. 
Son olarak bir kaç tane peynir alabileceğiniz yer söyliyim. Henri Willig, Kaaskamer, Old Amsterdam, Albert Cuypmarkt (Amsterdam'daki pazar yeri) ve Albert Heijn (bizim Migros gibi bir market). Albert Heijn'da yada bu tarz marketlerde mesela Old Amsterdam marka peynir kendi dükkanından daha ucuz olabiliyor, çünkü peynir dükkanları genelde turistlere yönelik oluyor. Ancak bu dükkanlara gidip peynirleri tadabilirsiniz, almak zorunda değilsiniz :) Ayrıca daha havalı bir peynir tadımı isterseniz Reypenaer en meşhuru. 

Hediyelik olarak ise taşıması da kolay olduğundan yine Albert Heijn'dan Polderkaas'ın küçük toplarından alıyorum, bunlar 380 gr oluyor. Bunların fesleğenlisi, otlusu, biberlisi, sarımsaklısı... aklınıza ne gelirse var. Eğer "Sen evine ne alıyorsun?" diyenleriniz varsa markette indirimde olan dilimlenmiş peynirlerden alıp sabah tostumun içine koyup yiyorum. Ancak şarap yanına yada haftasonları için benim favorim Old Amsterdam'ın Oude Kaas'ı. Bu yazının üstüne akşama şarap peynir yapmak şart oldu, buyrun beklerim...


Devamını oku »

13 Ekim 2015 Salı

Hoera 30!

Mutlu mutlu oturdum bilgisayarın başına, Disneyland'ta geçirdiğim süper 30'uncu doğumgünümü yazacaktım ki depresif bir havaya girdim ve hiç Disneyland rehberi yazmak istemediğimi farkettim. Birden aklıma "Big Three O" denilen olayın, aslında artık genç olmadığımın farkına varmam için gelişen olaylar zincirinden oluştuğunu farkettim. 

8 Ağustos gibi simetrik bir gün benim doğumgünüm ve çok ama çok severim doğduğum tarihi. Neyse şu olaylar zincirini anlatmaya başlıyım. 

Ben kısa saç insanıyımdır, uzun saçın bakması zor gelir ve o nedenle hep at kuyruğu yapar çıkarım. Geçen seneden beri saçım uzamaya başlayıp at kuyruğu yaptığımda gözüme beyazlarım batmaya başlamıştı. Ama saçımı hemencecik kestirip bu dertten kurtuluyordum. Bu sene Hollanda'ya taşınınca ve kuaförlere hem güvenememekten hem de pahalı olmasından kaynaklı, at kuyruğu modeliyle fazlaca takıldım ve bu da beyazlarımın gözümü çıkarmasına yetti. İnsanların "Senin saçın sarı, belli olmuyor." demeleri moral falan da vermiyor, çünkü belli olmaması demek olmadığı anlamına gelmiyor. Hep 22 Ağustos'ta Türkiye'ye gidince kestiririm diyip sabrettim. O tarihe kadar da boyatmayı kafama koymuştum ki saç kesilip, at kuyruğu gidip, beyazlar görünmeyince bu kararı yeniden gözden geçirmek üzere 8 Ağustos 2016 tarihine ben, aynam ve saçımın katılacağı bir toplantı düzenledim.

Sonra göz kremim bitti ve o markaya Hollanda'da denk gelemeyince ne alsam diye biraz araştırmaya başladım ki zaten 30+ kremler varmış, artık onlardan almak gerekiyormuş, içinde retinol mu ne varmış, o lazımmış artık cilde çünkü yaşlanıyormuş. Bilmeyenleriniz varsa bu şekilde öğrenmiş olsunlar onlar da.

Valla Osmanlı tokatı falan yalan, Hollanda sağlık sisteminin bana attığı o iki güzel tokatı unutmam mümkün değil. Biz buraya taşındığımızda Oki'nin çalıştığı şirket bizim sağlık sigortalarımızı yaptı ve bize sigorta kartlarımızı yolladı. Bana Temmuz ayında gibi yeni bir kart geldi ve Hollandacası bu kartla gelen kağıtların ne olduğunu anlayamayan Beliz, okumaya çalışmaktan sıkılıp eski kartı atıp yenisini cüzdanına yerleştirdi. Oki'ye akşam yeni kart geldi ama nedenini anlamadım dediğimde cevabı şu şekildeydi; "Bana email geldi bir kaç gün önce ama sen üzülme diye söylemedim, 30 oldun diye sigorta primin artmış ve o nedenle yeni kart yollamışlar." dedi. 

İkinci tokat ise bir gün eve gelen kadın dergisi olduğunu sandım şey ile başladı. Kahvemi aldım, Hollandaca seviyesi belli ama kadın dergisi işte fotoğraflara bakarım ümidiyle açtım derginin kapağını. Doktorlarla ve kadınlarla ilgili bir sürü röportajlar ve kadın hastalıkları ile ilgili bilgilendirmeler. Derginin sonunda da daha fazla bilgi için ziyaret edilebilecek bir internet sitesi yazıyor. Merak ettim, Google Chrome'dan açtım siteyi, sağ klik ile İngilizce de yaptım, ohhh herşeyi okuyorum, benden mutlusu yok derken ŞAAKKK ikinci tokat. Dergiyi 30 yaşıma geldiğim ve ücretsiz yaptırabileceğim sağlık kontrollerine teşvik etmek ve bilgilendirmek için yolladıklarını okudum. Bu dergiden 2 hafta sonra da yaptıracağım testlerin formları geldi. 

Doğumgünümü Disneyland'ta çocuklar gibi kutlarsam bu 30 yaş krizini daha kolay atlatırım sanmıştım ama olmadı... O zaman kabullenmeye çalışmaktan başka çare yok. "Gefeliciteerd met mijn 30e verjaardag!"
Devamını oku »